|
Çin'deki komünizm ana hatları ile iki
döneme ayrılabilir: Mao dönemi ve Deng dönemi. Mao ve Deng'in uygulamalarında
ve düşüncelerinde ayrıldıkları bazı noktalar bulmak mümkündür. Ancak
geniş bir perspektiften bakıldığında iki dönem önemli benzerlikler
taşır. Bu değerlendirmenin temel kıstasını ise insan hakları ve
demokrasi oluşturmaktadır. Her iki dönem boyunca da ülke Komünist
Parti'nin mutlak kontrolü altında tutulmuştur. Ve günümüz yöneticileri
de Çin halkını aynı baskıcı rejim altında ezmeye devam etmektedirler.
Mao dönemi 1949'dan 1977'ye kadar uzanır. Bu dönem, milyonlarca
insanın açlıktan öldüğü, milyonlarcasının katledildiği, hayatın
her alanında katı bir disiplinin hakim olduğu, bireysel hiçbir özgürlüğe
izin verilmediği, kitlelerin şiddetle ve baskıyla terbiye edildiği
bir dönemdir. Ancak kuponla yiyecek alınabildiği, sadece tek tip
kıyafete izin verildiği, halkın yalnız devletin belirlediği fabrikalarda
ve tarlalarda çalışabildiği bu dönemde kimin kimle evleneceğine,
nerede oturacağına, kaç çocuk sahibi olacağına da hep Komünist Parti
karar vermekteydi.
 
Komünist Çin'in dış dünyaya sunduğu görüntü, ülke içinde yaşananlardan
çok farklıdır. Gökdelenlerin, modern caddelerin ve lüks işyerlerinin;
kamplarda insanlık dışı koşullar altında çalışan, yemek bulamadıkları
için çöpten topladıklarıyla hayatlarını devam ettiren ve iş
kuyruklarında saatlerini geçiren 100 milyona yakın insanın
yaşadıklarını unutturması mümkün değildir.
|
Günümüzde ise belki artık kuponla yiyecek alınmamakta, isteyen
istediği kıyafeti giyebilmekte, en azından komşu şehirlerde işe
girebilmektedir. Ancak ekonomik ağırlıklı olan bu değişiklikler,
Parti'nin siyasi zihniyetinde herhangi bir değişikliğe neden olmamıştır.
Bu da Çin halkının ancak Komünist Parti'nin koyduğu sınırlar içinde
özgür olduğu anlamına gelmektedir. Nitekim son dönemde yaşanan ekonomik
değişiklikler de, Mao'nun uygulamaları neticesinde iflas eden Çin
ekonomisini düzeltebilmek için Komünist Parti'nin zorunlu olarak
özel yatırıma izin vermesi ile başlamıştır.
|


|
Ayrıca bu yenilenme ve gelişme kırsal bölgelere yansımamış, kırsal
bölgelerdeki yoksulluk oranı gün geçtikçe artmıştır. Bunun yanı
sıra, kitabın önceki bölümlerinde detaylı olarak ele aldığımız idamlar,
çalışma kampları, mahkumların organlarının satılması, zorunlu aile
planlaması gibi uygulamalar da ısrarla sürdürülmektedir. 1989'da
yaşanan ünlü Tiananmen katliamından sonra Devlet Başkanı Jiang Zemin'in,
"ekonomik reformların devam edeceğini, ama kimsenin demokratikleşme
rüyası görmemesi gerektiğini" açıklaması, Parti siyasetini özetlemesi
açısından oldukça önemlidir.
New York Times gazetesinde yer alan bir makalede ise, Çin'in demokrasi
anlayışı şu şekilde tarif edilir:
Adalet Bakanlığı 2.000'den fazla siyasi tutuklu olduğunu kabul
ediyor, üstelik bu, bu rakamın son yıllarda azalmış hali. Ayrıca
sayısı bilinmeyen binlerce siyasi ve dini tutuklu da işçi kamplarını
ve akıl hastanelerini doldurmuş durumda. Gerçek bir polis devleti
olan Çin'de, 1979'da Wei Jingsheng ve Xu Wenli reform için Demokrasi
Duvarını oluşturduklarından beri çok az şey değişti. Wei hapishaneye
konuldu ve halen hapiste, Xu ise siyasi bir münzevi. 74
Görüldüğü gibi Çin Hükümeti, herkesin, düşüncesini belirtmekte
özgür olduğunu iddia etse bile, Çin vatandaşlarının, rejimi, üst
düzey parti yöneticilerini ve bu kişilerin uygulamalarını eleştirmeleri,
bu eleştirilerini yazılı hale getirip yayınlamaları yasaktır. Parti'nin,
kendi görüşleri dışında kalan görüşler üzerinde katı bir denetimi
vardır. Devlet güvenliği kavramı çarpıtılmakta ve en ufak bir eleştiri
devlet güvenliği kapsamına sokularak kişiler cezalandırılmaktadır.
Böyle bir girişimde bulunanlar gözaltına alınıp tutuklanmakta ve
aylarca mahkemeye çıkarılmadan, nerede tutulduğu en yakınlarına
dahi haber verilmeden alıkonulmaktadır.
TİANANMEN KATLİAMI

4 Haziran 1989 tarihi, komünist Çin'in vahşetine tüm dünyanın bir
kez daha tanık olduğu bir gün oldu. Pekin'in ünlü Tiananmen Meydanı'nda
daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük için gösteriler yapan
üniversite öğrencileri karşılarında kendi devletlerinin ordusunu
buldular. Çin yönetimi, karşısındakilerin henüz 19-20 yaşlarındaki
kendi vatandaşları olmasını önemsemiyordu. Komünist Çin'e göre önemli
olan rejimin tehlike altında olması ihtimali idi ve politbüro bu
üniversite gençlerinin rejimi tehdit ettiği kanaatine varmıştı.
İşte bu kanaat binlerce insanın katledilmesine, binlercesinin yaralanmasına,
on binlercesinin tutuklanıp işkence görmesine neden oldu.
 |
4 Haziran 1989 günü Halkın Ordusu, Tiananmen'de gösteri yapan öğrencilerin
üzerine yürüdü ve Çin Kızıl Haçı'nın verdiği rakamlara göre 2.600
kişiyi öldürdü (Çin Kızıl Haçı'nın verdiği rakamlara, Çin ordusu
tarafından gizlice gömülenler veya akıbetleri hiçbir zaman öğrenilemeyen
kişiler dahil değildi). Başka kaynaklar ise ölü sayısının 7 bin
ile 20 bin arasında değiştiğini tahmin etmekteydiler. Olaylar sırasında
7 binden fazla kişi yaralandı. 40 bin kişi tutuklandı (daha sonra
bunların bir çoğu da halkın gözü önünde idam edildi).75
Ve böylece komünist Çin, kendisine muhalif olanları etkisiz hale
getirmekte ne kadar "başarılı" olduğunu bir kez daha tüm dünyaya
göstermiş oldu.
Tiananmen, 1919'da da Çin halkının Batılı sömürgeci devletlere
karşı başlattığı geniş katılımlı demokrasi hareketinin en önemli
merkezi olmuştu. Dolayısıyla bu tarz gösteriler
için sembolik bir anlam taşıyordu. Pek çok devlet binasının bu meydanın
etrafında bulunuyor olması da, zaman zaman yapılan gösterilerde
hep burasının tercih edilmesine neden oluyordu. 1989'daki gösteriler
ise Pekin'deki üniversite öğrencilerinin, reformist görüşleri ile
tanınan ve gösterilerden kısa bir süre önce ölen Parti eski Genel
Sekreteri Hu Yaobang'ı anmak istemeleri ile başladı. Aslında öğrencilerin
taleplerine hep sıcak yaklaşan Hu Yaobang'ın ölümünden sonra, üniversitelerde
Yaobang'ı anma toplantıları yapmak bir tür gelenek haline gelmişti.
Ve bu toplantılar bir müddet sonra daha çok demokrasi, üniversitelere
bağımsızlık, daha çok iş imkanı ve basın özgürlüğü isteyen toplantılara
dönüşmüştü.
Ancak bu seferki anma töreni hepsinden farklıydı. Hu Yaobang'ın
ölüm tarihi olan 22 Nisan'da yüz binlerce öğrenci meydanı doldurdu
ve taleplerini hükümete sunmak istediler. Öğrencilerin bu hareketi
ve talepleri göz ardı edildi. Bunun üzerine öğrenciler Pekin Üniversitesi
Otonom Federasyonu'nu kurduklarını açıkladılar. Kısa sürede harekete,
işçilerden de destek geldi ve Pekin İşçileri Otonom Federasyonu
da harekete katıldı. Bu durum politbüroyu fazlası ile rahatsız etmişti.
Çünkü hareket gittikçe basit bir öğrenci hareketi olmaktan çıkıyor,
her kesimden insanın katıldığı, komünist rejimi tehdit eden bir
harekete dönüşüyordu. Politbüro dikta rejimini kaybetmek korkusuna
kapılmıştı. 26 Nisan günü hükümet tüm gösterileri yasakladığını
açıkladı. Hükümetin resmi yayın organı olan People's Daily gazetesinin,
"Ayrılıkçıklara Karşı Gereken Önlemlerin Alınması Şarttır" şeklindeki
manşeti, politbüronun gösteriler karşısında taviz vermeyeceğini
gösteriyordu. Haberde yer alan, "öğrencilerin komplocuların oyununa
geldiği" şeklindeki yorumlar, öğrenciler arasında tansiyonun yükselmesine
neden olmuştu. Haberden bir gün sonra, 27 Nisan günü onlarca farklı
kampüsten 100 bine yakın öğrenci meydanda toplandı ve hükümet, taleplerini
kabul edinceye kadar meydandan ayrılmayacaklarını açıkladılar.
4 Mayıs'ta öğrenciler Tiananmen Meydanı'nda okudukları bir bildirge
ile, hükümeti yolsuzluklarla mücadele etmeye, anayasal hakların
korunmasını garanti altına almaya, siyasi ve ekonomik reformlara
hız vermeye, yeni bir basın kanunu çıkararak özel gazetelerin çıkarılmasına
izin vermeye davet ettiler. Ülkenin dört bir yanından öğrenciler
Pekinli arkadaşlarına destek vermek için Pekin'e hareket etmiş,
Pekin halkı meydanın etrafına toplanıp büyük bir set oluşturmuş,
ülkenin çeşitli kesimlerinden işçiler ise öğrencilere destek verdiklerini
açıklamışlardı. Ancak Çin Hükümeti öğrencilerin taleplerini kabul
etmenin, rejimde bir çözülme başlatacağını düşünüyorlardı. Öğrencilere
tanınacak herhangi bir hakkın diğer kesimlere de tanınması gerekecekti.
Bu da insanları birer üretim aracı olarak değerlendiren ve onların
hak sahibi olmalarını değil sadece çalıştırılmaları gerektiğini
düşünen komünist rejim için ciddi bir tehlikeydi.


Tiananmen Meydanı'nda 1989 yılında öğrencilerin
başlattığı girişim, Komünist Parti tarafından acımasızca cezalandırıldı.
|
Öğrencilerin 13 Mayıs'ta başlattıkları açlık grevi, aydınlardan
ve öğretim görevlilerinden destek gördü, onlar da greve katıldılar.
Birkaç hafta içerisinde açlık grevi milyonlarca insanın desteğini
almıştı. Meydanda gösteri yapanların sayısı ise yarım milyonu geçmişti.
Bu, komünist Çin tarihinin en büyük gösterilerinden birisiydi. Öğrenciler
ile hükümet arasında diyalog kurmaya çalışan ve ılımlı siyaseti
ile tanınan Zhao Ziyang bir müddet sonra, Deng Xiaoping'in tavizsiz
tutumu karşısında görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zhao'yu görevinden
ayrılmak zorunda bırakan konu ise, Xiaoping'in ve yaşlı politbüro
üyelerinin neredeyse tamamının savaş hali ilan edilmesi ve öğrenci
hareketinin şiddet kullanılarak bastırılması gerektiği yönündeki
düşünceleri idi. Bu düşünce, Kültür Devrimi günlerinde yaşanan vahşetten
beri Çin'in en çok kana bulandığı operasyonlardan birinin gerçekleşmesine
neden olacaktı.
Savaş hali ilan edilmesinin arefesinde Pekin'e pek çok öğrenci
akın etmişti. Demiryolu Bakanlığının verilerine göre, 16 Mayıs ve
19 Mayıs'ta Pekin'e yalnız trenle giriş yapan öğrenci sayısı yaklaşık
57 bin idi. Çoğunluğunu Pekin dışından gelen öğrencilerin oluşturduğu
kalabalık, 319 ayrı okulun öğrencilerini temsil ediyordu.76
Meydandaki kalabalığın artması hükümetin üzerindeki tedirginliği
de artırmaktaydı. Savaş halinin ilan edilmesi ile birlikte, Haziran
ayı başında 22 ayrı bölükten toplam 40 bin asker Pekin'e doğru yola
koyuldular. Ancak büyük kısmı Pekin halkı tarafından şehrin girişlerinde
durduruldu.
Ne var ki halkın bu direnişi uzun sürmedi. 3 Haziran sabahı askerler
meydanı kuşatmaya başladılar. Öğleden sonra çatışmalar başladı,
akşam olduğunda ise ordu birlikleri barikatları aşmıştı. Sadece
öğrenciler değil pek çok Pekinli de çatışmalar sırasında hayatını
kaybetti. Çünkü Çin ordusu insanlar üzerine rastgele ateş açıyor,
tanklar önlerine geçen herşeyi ezip geçiyordu, hatta masum insanları
bile. 4 Haziran sabahı Tiananmen'e gelen bütün yollar kesilmişti,
bir iki gün daha süren çatışmalar 9 Haziran günü ardında binlerce
ölü bırakarak sona erdi. Temizlik operasyonu meydandaki kalabalığın
dağıtılması ile bitmiyordu. Aydınlar, işçiler, politikacılar, öğrenciler
ve Pekin vatandaşları arasında on binlerce insan tutuklandı. Ilımlı
bir çizgi izleyen politbüro üyeleri ise Partiden ihraç edilip, hapse
atıldılar.
KATLİAM SONRASI MANZARALAR

1989 yılında yaşanan
Tiananmen Katliamı komünizmin vahşi yüzünü unutanlar için ibret
verici bir hatırlatma oldu. Komünist ideolojinin kendi iktidarını
korumak uğruna ne derece vahşi, acımasız ve gaddar olabileceğine
tüm dünya bir kez daha tanıklık etti. Asiaweek dergisi, katliam
emrini veren Çin yöneticilerini, "Paranoya, akıl dışı, kana susamış
gibi kelimeler bile Pekin liderlerini tarif etmekte yetersiz kalıyor"
sözleri ile tanımlıyordu.77 Katliama bizzat tanıklık
edenler ise manzarayı şöyle anlatıyorlardı:
... Bir emirle askerler silahlarını kaldırdılar ve halkın ve öğrencilerin
üzerine doğru ateş etmeye başladılar. Vurulanlar yere düşüyordu.
Ateşe ara verilince, diğerleri yaralananların yardımına koşuyordu.
Xidan yakınında bulunan klinik adeta bir kan gölüne dönmüştü. Silahlı
araçlar, barikatların üzerinden geçiyor etraftaki araba ve otobüsleri
eziyordu. Silahları olmayan halkın ise sadece tuğlaları vardı...
Tuğlalarına kurşunla karşılık alıyorlardı... İnsanlar oraya buraya
koşuşuyor, hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Askerler de peşlerinden
gidiyor ve silahlar susmak bilmiyordu. Bahçelerine ve çalılıklara
saklanmış Pekinli insanlar bile bulundukları yerlerden çıkarılıyor
ve askerler tarafından öldürülüyordu. 78
Katliamın detaylarını ve komünist Çin ordusunun acımasızlığını
anlatan bunun gibi daha binlerce görgü tanığının ifadesi vardır.
Bu katliamda hayatlarını kaybedenlerin yakınlarının ifadeleri de
vahşeti dile getiren diğer deliller arasındadır. Bunlardan birisi
de, katliamın 10. yıl dönümde katledilenlerin yakınlarının kurmuş
olduğu "4 Haziran Kurbanları Derneği" adlı organizasyonun, 105 kişinin
ifadesini biraraya getirerek yayınladığı rapordur. Raporda yer alan
ifadelerin birkaçı şöyledir:
Sırtından vurulmuştu, omuzlarında, kolunda, dirseğinde kurşun yaraları
vardı. Göbek deliğinin altında 7-8 cm genişliğinde bir süngü deliği
izi görünüyordu. Vücuduna pek çok kurşun isabet etmiş olmasına rağmen
hemen ölmediği, süngü darbesi ile öldürüldüğü anlaşılıyordu. Avuçlarında
da süngü yaraları vardı. Süngüyü çıkarmaya çalışmıştı. Vücudunu
gördüğümüzde, bedeninin üst kısmı tamamen kan ile kaplıydı. Berbat
bir manzaraydı. (20 yaşında bir öğrenci olan Wu Guofeng'in ailesinin
ifadesinden)
(Oğlumu bulabilmek için) Hastane hastane dolaştık. Her hastanenin
girişinde ölülerin ve yaralıların isimlerinin yazılı olduğu uzun
bir liste vardı, her liste ortalama 400 isimden oluşuyordu. Listenin
başında yakınlarının izini bulmaya çalışan insanlar toplanmıştı.
Oğlumuzun ismini bulmak için pek çok listeye baktık, kimliği tespit
edilememiş cesetleri inceledik. Çok korkunçtu, kan içinde kalmış
bedenlerin, gözlerindeki dehşet ifadesi donup kalmıştı. (Boynundan
aldığı bir kurşunla hayatını kaybetmiş olan Wu Xiangdong'un ailesinin
ifadesinden)
Seher vaktinden sonra birlikler cesetleri, öldükleri yer olan Chang'an
Boulevard'a gömdüler. Bir kısım cesetler de 28. Lisenin batı tarafındaki
çimenliğe gömüldü. 7 Haziran günü bastıran sağnak yağmurun ardından,
cesetler o kadar derine gömülmemiş olduğu için, bazı kıyafetler
toprak üstüne çıkmaya başladı. Üstelik kokuyorlardı da. Okul yönetimi
durumu Xicheng Bölgesi Güvenlik Bürosu'na haber verdi. Sağlık ve
güvenlik bürosu birlikte cesetleri çıkardılar. Ölenlerin tüm kimlikleri
ve belgeleri daha önce onları gömen askerler tarafından alınmış
olduğu için cesetlerin çoğunun kimliği belirlenemedi. (19 yaşında
öldürülen Wang Nan'ın ailesinin ifadesinden) 79
Tüm bu ifadeler, 1989'da Tiananmen Meydanı'nda yaşanan insanlık
dramının boyutlarını göstermektedir. Komünist Çin yönetimi geçmişte
Büyük Atılım veya Kültür Devrimi döneminde yaptığı gibi, insan hayatına
değer vermediğini, komünizmin baskıcı ve despot bir dikta rejimi
olduğunu, insanların başına nasıl büyük felaketler getirdiğini bir
kez daha göstermiştir. Bugün halen Çin hapishaneleri Tiananmen olayları
sırasında gözaltına alınan kişilerle doludur.
Ayrıca Çin'i dev bir korku devleti haline getiren unsurlar sadece
bu örneklerle sınırlı değildir. Komünist Çin yönetimi oligarşik
idaresini devam ettirebilmek için her türlü baskı ve şiddeti uygularken,
bir yandan da ekonomisini ayakta tutabilmek için vatandaşlarını
adeta birer makine gibi kullanmaktadır. Çin'deki çalışma koşulları
ve halkın içerisinde bulunduğu durum, komünist rejimlerin oluşturduğu
acımasız, bencil ve ruhsuz yapıyı göstermesi açısından ibret vericidir.
İLKOKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARIN ZORLA
ÇALIŞTIRILMASI

Daha önce de belirtildiği üzere komünist Çin yönetimi, Doğu Türkistan
halkını zorla çalıştırıp kazancına el koyduğu gibi, kendi vatandaşlarını
da sistemin muhafazasını sağlamak adına sömürmektedir. Bir yanda
düşünce suçluları ve tutuklular çalışma kamplarında sürekli çalıştırılmakta,
bir yanda halk zorla kamu işlerinde çalıştırılarak kazançlarına
el konulmaktadır. Hatta insanların fiziksel imkanlarından olabilecek
son noktaya kadar faydalanılabilmesi için henüz ilkokul çağındaki
çocuklar dahi kullanılmaktadır. Ürettiği müddetçe değeri olan insanın,
komünist sisteme yarar sağlaması temel nokta olduğu için, üretimi
gerçekleştirecek olanın yaşı, sağlığı, içinde bulunduğu koşullar
önemli değildir. Bu durumda çocukların da kullanılması makul karşılanmaktadır.
Çocukların kullanılması ile ucuz işçilik sağlanmakta, bu da Çin
ekonomisi için ciddi bir gelir unsuru olmaktadır.
Çin okullarında hayvan beslenmekte, çiftlik işleri yapılmakta,
terzilik yapılmakta ve hatta havai fişek üretilmektedir. Hatta zaman
zaman çocuklar yaptıkları işler sırasında toplu olarak hayatlarını
kaybetmektedirler. Bunun nedeni ise çoğu zaman çocukların, donanma
fişeklerinin doldurulması, havai fişeklerin hazırlanması gibi kendileri
için son derece riskli alanlarda çalıştırılmalarıdır. Nitekim 2001
yılında bu tarz bir çalışmanın yapıldığı Çin'in doğusunda yer alan
Jiangxi eyaletine bağlı Fangling kasabasında yaşanan bir patlamada
50 çocuk ölmüş, bir çoğu da ağır şekilde yaralanmıştır.80
200 çocuğun öğrenim gördüğü bu okulda öğrencilerin derslerini çalışmak
ve ödevlerini yapmak gibi sorumluluklarının yanı sıra diğer bir
görevleri de Çin Donanması için donanma fişekleri ve havai fişekler
hazırlamaktır. Okulun 13 yaşındaki öğrencisi Gao Yun, yaptıkları
işi ünlü haber ajansı Reuters'a şöyle anlatmıştır:
Okulda havai fişek yapmaya dört yıl önce başladık, haftada bir
veya iki kere bu işi yapmamız gerekiyordu. Daha büyük sınıflardaki
öğrenciler barut doldurmak, küçük sınıflar ise fitilleri monte etmekle
sorumluydular. Eğer daha fazla üretim yaparsak öğretmenlerimiz bize
kurşun kalem veya defter hediye ediyorlardı. Ama belirtilen hedefi
yerine getiremezsek, okul çıkışı eve gitmemize izin verilmiyordu.81
 |
İnsanı basit bir
üretim aracı olarak gören komünist rejimde, çocuklar
bile çalıştırılıp üretime katkıda bulunması gereken
unsurlar olarak görülmektedir.
|
|
Öğrencileri bu derece tehlikeli bir işte çalıştırabilen komünist
yöneticiler, patlamada hayatını kaybeden öğrencilerin ailelerini
haberdar ederken de, "O kadar kötü bir olay değil, olayı bir tür
aile planlaması gibi düşünün" 82 sözleri ile aynı
duyarsızlığı sergilemişlerdir.
Çin'de insanların adeta birer makine gibi kullanıldığının, bu nedenle
de sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü, şefkat ve merhamet gibi insani
değerlerin bir anlam ifade etmediğinin en çarpıcı örneği, Çin vatandaşlarının
çalışmak zorunda bırakıldıkları koşullardır.
Çinliler sürekli aşağılandıkları, küçük düşürüldükleri, zor şartlarda
çalışmaya mecbur bırakıldıkları, cezalandırılıp korkutuldukları
çalışma koşullarını "yavaş yavaş intihar etmek" olarak tanımlamaktadırlar.
Bunun nedenlerinden birisi Çin'de genel olarak iş ortamlarındaki
sağlık koşullarının son derece kötü olmasıdır. Genelde sabah yediden
gece yarılarına kadar çalışmak zorunda kalan işçiler, sağlıkları
için gerekli tedbirlerin alınmaması nedeniyle çeşitli ölümcül hastalıklara
da yakalanmaktadırlar. Ancak bunun da ötesinde, psikolojik olarak
aşağılanmaları ve kendilerine adeta birer hayvan muamelesi yapılması
çok daha büyük bir baskı oluşturmaktadır.
1998 yılında Avustralyalı araştırmacı Anita Chan'ın yaptığı bir
araştırma bu ortamı detayları ile gözler önüne sermiştir. Chan araştırmasında,
Guangdong eyaletinde bulunan Zhaojie ayakkabı fabrikasında çalışan
20 işçinin bir gazeteye yazdığı mektubu konu edinmiştir. Bir devlet
ve özel sektör ortaklığı olan bu fabrikadaki koşulların detaylı
olarak ele alındığı çalışmada, özellikle diğer eyaletlerden bu bölgeye
getirtilen işçilerin yaşadıkları olaylara yer verilmiştir. Araştırmaya
göre, fabrikanın 100'den fazla sürekli devriye gezen güvenlik görevlisi
vardır ve göçmen işçilerin hiçbir şekilde fabrikadan ayrılmaları
mümkün değildir. İşçilerden biri fabrikada yaşadıklarını şu şekilde
aktarmaktadır:
Dayak yemek ve tacize uğramak her gün karşılaşılan doğal olaylardan
biriydi. Bunun yanı sıra bir iskemlenin üstünde herkesin görebileceği
şekilde ayakta durmak, yüzü duvara dönük olarak hatalarını itiraf
etmek, diz üstü çömelmiş pozisyonda beklemek gibi cezalar da veriliyordu.
Memurlar ve işçiler sabah yediden gece yarısına kadar çalışmak zorundaydı.
Pek çoğu hastalanıyordu... Çalışma saatlerinde bir bardak su içmek
için bile izin almak mümkün değildi.83
|
Komünist sistemde
insanlar ancak ürettiği müddetçe değerlidir ve herkes
üretime katılmakla yükümlüdür
|

|
|
Unutulmamalıdır ki bu, sadece bu fabrikadaki yöneticilerin gaddarlığından
kaynaklanan istisnai bir durum değildir. Başta Doğu Türkistan'da
olmak üzere, Çin'in dört bir yanındaki fabrikalarda, iş yerlerinde
benzer şartlar mevcuttur. Hemen herşey için kesilen para cezası
da bu işyerlerinin özellikleri arasındadır. Cezaya sebep olan davranışlar
arasında mesai sırasında gülmek ve konuşmak, oyalanarak yürümek,
ışıkları açık bırakmak gibi maddeler vardır. Hatta işçilerin tuvalete
gitme süreleri bile sıkı bir denetim altındadır. Günde iki defadan
fazla tuvalete giden işçilerin iki günlük yevmiyeleri kesilmektedir.
84
Komünist düzenin ayrılmaz bir parçası olan baskı ve şiddet, hayatın
pek çok alanında olduğu gibi iş ortamlarında da asker ve polis gücü
ile sağlanmaktadır. Şirket kurallarına uyulmasının sağlanması için
elektrikli sopalar kullanan güvenlik görevlileri, yerel polis teşkilatları
ile sıkı bir işbirliği içerisindedir. Bu şekilde çalışanların, çalışma
koşullarını, ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını protesto etmeleri
de engellenmektedir.
ÇİN'DE TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ

Komünizmin, Çin'i içine sürüklediği felaketler buraya kadar anlattıklarımızla
sınırlı değildir. Uzun yıllar despot bir rejim altında ezilen Çin'de
bugün hem ekonomik hem de sosyal alanda ciddi bir çöküş yaşanmaktadır.
Hızla artan işsizlik, ödenmeyen maaşlar, suç oranlarındaki artış
ve hemen her gün ülkenin çeşitli yerlerinden gelen eylem ve çatışma
haberleri komünizmin bir toplumu içine sürüklediği felaketlerin
boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır. Bir yanda insan hakları
ihlallerinin yoğun olarak devam etmesi bir yanda adaletsiz gelir
dağılımı, Çin'de yaşanan çöküntüyü daha da hızlandırmaktadır. Adeta
bir deney tahtası gibi kullanılan Çin halkı bir felaketten bir başka
felakete sürüklenmektedir.

Komünist ideoloji ile yetişen insanlar
her türlü ahlaki ve manevi değere düşman bir toplum meydana
getirirler. İnsanı bir hayvan, hayatı ise bir savaş meydanı
gibi gören komünist gençlik, şiddet yanlısı, acımasız, sevgisiz,
dengesiz ve tahammülsüzdür.
|
Suç dalgasının hızla yayıldığı Çin'de son dönemlerde özellikle
hırsızlık, fuhuş ve kadın ticareti, uyuşturucu kullanımı ve ticareti
gibi konularda işlenen suçların sayısı hızla artmaktadır. İşsizlik
ve kırsal kesimlerden şehirlere yoğun bir şekilde yaşanan göç, özellikle
şehirlerde hırsızlık ve soygun olaylarının artmasına neden olmuştur.
Genel olarak ülkede en çok ekonomik suçlarda bir artış görülmektedir.
Son yıllarda hızla artan suç türlerinden biri de uyuşturucu ticaretidir.
Komünizmin bir neticesi olarak insanlarda oluşan manevi boşluk,
uyuşturucu kullanımında ve ticaretinde yoğun bir artış meydana getirmiştir.
Yapılan istatistikler, Çin'de uyuşturucu kullananların sayısının
hızla artığını göstermektedir.
 |
|
Newsweek, 3.12.01
|
 |
| Çin'in Uyuşturucu Atağı |
Çin'de yaşanan ahlaki dejenerasyonun en önemli göstergelerinden
biri, fuhşun gün geçtikçe yaygınlık kazanmasıdır. Uyuşturucu,
kadın ticareti ve sapkınlık dolu bir dünyanın anlatıldığı
bazı kitaplar, Çin'in karanlık yüzünü gözler önüne seriyor.
Çin vatandaşları arasında uyuşturucu
kullanımının hızla arttığı yönündeki haberler dünya basınında
sıklıkla yer almaktadır. Newsweek dergisinde yer alan bir
habere göre ülkede 1997 yılının sonunda uyuşturucu bağımlılığından
kurtulmak için ilgili programlara başvuran 540.000 uyuşturucu
bağımlısı bulunuyordu. Bu sayı şu anda yaklaşık 860.000 civarında.
Bu kişilerin yüzde 75'ini ise 25 yaşın altındaki gençler oluşturuyor.
|
Suç oranlarında yaşanan artışta dikkat çeken hususlardan birisi
de, suç işleyen kadınların sayısında yaşanan artıştır. Yapılan istatistiksel
çalışmalar ve araştırmalar kadınlar arasında suç işleme oranının
oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte tecavüz,
kadın ticareti gibi kadınlara karşı işlenen suçlarda da bir artış
söz konusudur. Kadınların ve çocukların fuhuş ticaretinde kullanılmasına
oldukça sık rastlanmaktadır. Yalnız bu nedenle pek çok kişi gözaltına
alınıp tutuklanmıştır. Toplumda yaşanan ahlaki dejenarasyonun önemli
göstergeleri arasında bulunan bu suçların yanı sıra, rüşvetin yayılması
da Çin'deki toplumsal çöküntüyü gösteren bir başka unsurdur.
Yıllar boyunca materyalist Darwinist
düşünce doğrultusunda, her türlü ahlaki ve manevi değerden
uzak yetiştirilen Çin gençliği, günümüzde çok büyük bir ahlaki
dejenerasyon içindedir. Newsweek dergisinde yer alan yukarıdaki
haber Çin'de gençlerin içine düştüğü durumu gözler önüne sermektedir.
People's Public Security Üniversitesi'nde kriminoloji profesörü
olan Li Meijin 90'lı yıllarda hırsızlık olaylarında yüzde
3000 oranında artış olduğunu belirtmiştir. Haberde yer alan
bir araştırmaya göre 1978 ile 1998 yılları arasında işlenen
suçların 4'te 3'ü 14-25 yaşları arasındaki gençler tarafından
işlenmiştir.
|
İnsanların da hayvanlar gibi terbiye edilebileceğini düşünen ve
manevi eğitimi göz ardı eden Çin Komünist Partisi, görüldüğü gibi
kendi elleri ile ortaya çıkardığı bir canavarla mücadele etmeye
çalışmaktadır. Ve tüm bu manzara karşısında çözümü daha çok şiddete
başvurmakta görmektedir. Oysa yaşanan maddi ve ahlaki çöküntüyü
engellemenin yolu daha çok insan tutuklamak, daha çok kişiyi idam
etmek, daha çok insanı cezalandırmak değildir. Çin, tüm komünist
rejimlerin yaşadığı kaçınılmaz sonu yaşamaktadır ve böyle bir sorunun
üstesinden gelebilmenin ilk adımı manen sağlıklı ve güçlü bir neslin
yetiştirilmesidir. Çünkü ancak manen güçlü olanlar hiçbir koşulda
ahlaksızlığa ve kötülüğü yanaşmazlar. Allah'ı ve dini tanımayan,
Allah'tan korkmayan ve hesap vereceğini ummayan bir insanın, kötülükten
uzak durması için hiçbir sebep yoktur. Onu çirkin bir hayattan uzak
tutacak olan, kötü ahlak göstermesine mani olabilecek olan yalnızca
din ahlakıdır. Çünkü Allah iman edenlere çirkin fiilleri yasaklamıştır:
..."Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan
açıkta olanlarını ve gizli olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni
olmayan 'isyan ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil
indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (Araf Suresi, 33)
Allah'tan korkan insan bu emirlere kayıtsız şartsız riayet eder:
Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar,
Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar,
sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)
ÇİN DEVLETİ KENDİ VATANDAŞLARINA
HASTALIK ŞIRINGA EDİYOR

Fuhuşun ve uyuşturucu kullanımının artması Çin'de kan yolu ile
bulaşan hastalıkların da yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bunların
başında AIDS gelmektedir. Resmi makamların verdiği bilgilere göre
bugün Çin'de yarım milyon AIDS hastası olduğu bilinmekte, gerçek
rakamın ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Çin
Devleti, ahlaki çöküntü karşısında, sorunu gerçekten çözücü tedbirler
almadığı gibi, AIDS hastaları için de herhangi bir tedbir almamaktadır.
Bununla birlikte, Çin'deki AIDS vakaları ile ilgili özellikle son
zamanlarda dünya kamuoyuna yansıyan bilgiler Çin Hükümetinin hastalığın
yayılmasını önlemeye çalışmadığını, bilakis yetkililerin hastalığın
yayılmasında aracı olduğunu göstermektedir. AIDS'in artmasının sebeplerinin
ilk sıralarında, halkın cüzi rakamlar karşılığında kanlarını satıyor
olmaları ve bu kan alış verişinin son derece sağlıksız koşullarda
gerçekleştiriliyor olması vardır. Çin makamları az bir para karşılığında
vatandaşlarının kanlarını almakta, ancak steril malzemelerin kullanılmaması
bir facia ile neticelenmektedir. Halka şırınga başına 5 dolar karşılığında
plazma hücrelerinin alınacağı ve kanlarının tekrar kendilerine verileceği
vaat edilmektedir. Ancak sürekli aynı şırıngaların kullanılması
yalnız AIDS'in değil, kan yolu ile bulaşan daha pek çok hastalığın
yaygınlaşmasına neden olmaktadır.
ÇİN, KOMÜNİZMİ TERK ETMİYOR

Mao'dan sonra iktidara gelen Deng Xiaoping ülkenin içinde bulunduğu
durumu düzeltmek için birtakım ekonomik reformlara başvurmuştur.
Pazar ekonomisinin komünizme uygulanmış bir türevi olan bu reformlar
kısa bir süre için de olsa Çin ekonomisinde kısmi bir düzelme sağlamıştır.
Bugün de bu reformlar sayesinde Batılı şirketler Çin'de yatırım
yapabilmekte ve özel şirketlerin aktivitelerine izin verilmektedir.
(Aslında bu özel şirketlerin büyük çoğunluğu da PLA ortaklıdır ve
yönetiminde generaller vardır).
Bu manzara ilk bakışta bazı çevrelere, Çin'in artık Mao'nun öğretilerinden
iyice kopmaya başladığı ve demokratik bir anlayışın geliştiği kanaatini
vermiştir. Ancak Çin'de son yirmi yıldır yaşanan süreç biraz daha
kapsamlı olarak incelendiğinde, tüm bu sözde reform ve revizyonların,
aslında daha köklü bir komünist rejim için bir hazırlık olduğu rahatlıkla
görülecektir.
Nasıl ki Sovyetler Birliği'nin yıkılması, "Marksizm'in yanlış bir
yorumunun çökmesi" olarak düşünülüyorsa, hem Çin'deki hem de dünyanın
çeşitli yerlerindeki Maocular için Çin'in şu an içinde bulunduğu
sosyal çöküntü "uygulama yanlışı" olarak algılanmaktadır. Komünist
ideolojiye göre ideal komünist toplum belli evrelerden geçmelidir.
Önce kapitalizm yaşanmalı, ardından sosyalizme, oradan da komünizme
bir geçiş olmalıdır. İşte Çin'in bugünkü kapitalist görüntüsünün
asıl nedeni, ideal komünist düzene ulaşılması için gösterilen bir
çabadır. Üstelik Çin, çizdiği kapitalist tabloyu mümkün olduğunca
ekonomik alanla sınırlı tutmakta, siyasi alanda ise Maoizm'e bağlılığını
devam ettirmektedir. Ancak komünizme geçiş aşamasının önemli bir
adımı olduğuna inandığı sosyalizm evresini gerçekleştirebilmek için
komünist partiyi sosyalist bir parti olarak revize etmeye çalışmaktadır.

Komünizmin Çin'e getirdiği belaların
izlerini, ülkenin dört bir yanında rahatlıkla görmek mümkündür.
|
Üstelik Çin bugün, sosyalizme geçiş için gerekli görülen vahşi
kapitalist dönemi her yönü ile yaşamaktadır. Gelir tablosundaki
eşitsizliğin, işsizliğin her geçen gün daha da artması, fakirlerin
iyice fakirleşip, zenginlerin daha da zenginleşmesi ve tüm bunların
sonucu olarak yukarıda da değindiğimiz ahlaki çöküntü adeta Çin
halkının "en iyisi Mao dönemiydi" demesini sağlayabilmek içindir.
Oysa insanlara alternatif olarak gösterilen Maoizm de çok büyük
bir zulüm ve vahşet rejimidir. Hatta Maoizm ardında bıraktığı milyonlarca
ölü ile bir kan dökme kuyusudur. Yani bu şekilde insanlar bir zulümden
kaçarken, başka bir zulmün tuzağına düşecekler, gerçek huzur ve
mutluluğu asla bulamayacaklardır.
Nitekim son zamanlarda Çin'de yapılan araştırmalar, Mao'ya olan
ilginin halen yoğun şekilde devam ettiğini ve hatta halkın bir kısmının
Mao dönemini tercih ettiğini göstermiştir. 1970'li yılların sonunda
başlayan kapitalist uygulamaların neden olduğu belirsizlik ve çöküş,
1986 yılında başlayan öğrenci olayları ile doruğa tırmanmış ve 1989
yılında yaşanan Tiananmen katliamı Mao'yu tekrar Çin'in gündemine
sokmuştur. Atlantic Monthly dergisinin 1992 yılında yayınlanan bir
sayısında Çin'in yeniden Maoizme dönüşü şöyle aktarılmaktadır:
 |
Maoizm'in Çin yönetimi
üzerindeki etkisi, Devlet Başkanı Jiang Zemin'in propaganda
amacıyla hazırlattığı posterlerde de kendini göstermektedir.
soldaki posterde Mao, Deng Xiaoping ve Jiang Zemin görülüyor.
|
|
Aslında geçtiğimiz yılın sonundan itibaren Mao'ya karşı çılgınca
bir ilgi tüm Çin'i sarıp kuşatmaya başladı. Mao'nun bir uçtan bir
uca Çin'e ismini kazıdığı, devrim karşıtlarını öldüresiye dövdüğü
ve hatta çıplak bedenlerine Mao isminin kazındığı Kültür Devrimi
günlerindeki politik cinneti gibi olmasa da, Mao'nun Çin'de şu an
yaygın bir etkisi var... Bu Mao sevdası karşısında devlet yayın
organı olan Xinhua basımevi, Mao'nun tüm eserlerinin bulunduğu yeni
bir cildi 10 milyondan fazla bastı ve devlet bütçeli film şirketleri
de yeni dram belgeseller hazırlıyorlar. Hatta 1991 yapımı "Mao Zedung
ve Oğlu" filmi, özellikle Mao'nun insani yönleri olduğunu vurgulayabilmek
amacıyla duygusal öğelerle süslenmiş. Filmde Mao'ya oğlu Mao Arying'in
Kore Savaşı'nda Amerikalılar tarafından vurulduğu haberinin verildiği
an da var. Mao'yu insanileştirme çabaları bu yıl da devam etti ve
propaganda içerikli "Mao Zedung'un Hikayesi" kitabı piyasaya çıktı.
85
Çin'de komünizmden
pazar ekonomisine geçiş yönünde atılan adımlar hiç kimseyi
yanıltmamalıdır. Komünist zihniyet devletin her uygulamasında
ve Çin'in her köşesinde kendini belli etmektedir. Çünkü
komünizm ölmemiştir. Çin'in dört bir yanındaki Mao resimleri
bu gerçeğin en açık kanıtlarıdır.
Günümüzde Mao propagandası Çin'de büyük bir hızla devam
ediyor. Bu propaganda sayesinde Mao, hala Çin halkının
büyük bir kesimi tarafından kurtarıcı olarak görülüyor. |

|
|
Günümüzde Çin'deki Mao propagandası hızla devam ediyor. Çin televizyonlarında,
Mao'nun sözlerinin nerede ve hangi tarihte söylendiği konulu yarışmalar
düzenleniyor, Mao posterlerinin sayısı artırılıyor, Mao'nun öğretileri
radyo ve televizyonlardan tekrar tekrar yayınlanıyor. Üstelik Çin
halkının büyük çoğunluğu yıllardır kendilerine verilen telkinler
neticesinde Mao'ya bir nevi kurtarıcı misyonu yüklemiş, hatta ona
mistik bir bağ ile bağlanmış durumdalar. Pek çok Çinli Mao'nun kendilerini
trafik kazalarından, kötülüklerden, hastalıklardan koruduğunu düşünüyor.
Ancak Çinli yazar Jie Lusheng, Sun That Never Sets (Asla Batmayan
Güneş) isimli kitabında başka önemli gerçeklerin de altını çizmekte.
Jia'ya göre, Çin'in Mao'ya olan bağlılığı, ülkenin daha istikrarlı
gözüktüğü ilk yıllara olan özlemin bir yansıması. Jia, lider eksikliğinin,
dejenere olmuş toplum hayatının ve suç oranlarının artmasının, Mao'ya
duyulan özlemi de artırdığını yazıyor. Çinlilerin büyük kısmı, Mao'nun
ideolojisinin hayat bulması ile, Çin'in üzerine yeniden güneş doğacağını
sanıyor.
|
Mao, 1976 yılında
öldüğünde ardında 60 milyon ölü ve on milyonlarca işkence
görmüş insan bıraktı. Ancak onun izini takip eden Maoistler
hala "adi ya da siyasi suçlu" olduğunu iddia ettikleri kişileri
katletmeye devam ediyorlar. Sırtına dayanan tüfekten çıkan
mermiyle kalbinden vurulanlar tekmelerle sırtüstü çevriliyor
ve boyunlarına hayali suçların yazıldığı yaftalar asılıyor.
|
Bu tespitlerin de gösterdiği gibi, bugün Çin, komünizmden uzaklaşmamakta,
bilakis belirlenmiş bir süreç içerisinde komünizmin belki de çok
daha katı bir formuna doğru ilerlemektedir. Komünist ideolojinin
bu şekilde canlı olması, Doğu Türkistan üzerindeki baskıların da
süreceği anlamına gelmektedir. Çünkü komünist ideolojinin İslam'a
ve Müslümanlara bakışı her zaman düşmanca olmuştur ve olmaya devam
etmektedir.
ÇİN'İN "TERÖRİZM" ALDATMACASI

11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı düzenlenen
büyük terörist saldırı, dünyadaki pek çok dengeyi değiştirecek yeni
bir stratejik düzenlemeyi de beraberinde getirdi. ABD, ülkesini
hedef alan uluslararası terörizme karşı global bir mücadele başlattı.
Ancak bazı ülkeler, bu mücadeleyi istismar ederek, kendi çıkarları
doğrultusunda kullanmaya niyetlendiler. Bunların başında Çin geliyordu.
ABD'nin terörizme karşı olan tepkisini, "Müslümanlara karşı bir
savaş" gibi görmek ve göstermek isteyen Çin, Ekim 2001'de bir mesaj
yayınladı. Mesajda, özetle, "Çin'in de Doğu Türkistan'daki İslamcı
teröristlere karşı Batı dünyası ile işbirliği yapmak istediği" söyleniyordu.
Oysa Çin'in bu açıklaması apaçık bir çarpıtmadan ibarettir. Çünkü
Doğu Türkistan halkı, manevi değerlerine sahip çıkmanın, kültürünü
ve örfünü yaşatabilmenin, özgürce dinini yaşayıp dilini kullanabilmenin
haklı mücadelesini vermektedir. Ve bu mücadele uzun yıllardır, Doğu
Türkistanlı liderlerin sahip olduğu sağduyu sayesinde son derece
demoktrat bir platformda yürütülmektedir. Bununla birlikte her toplumda
olabileceği gibi Doğu Türkistan halkı arasında da, şiddete eğilimli
kişiler veya gruplar bulunabilir. Ancak bu durum, Doğu Türkistan'ın
haklı bir mücadele yürüttüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bölgedeki
gerçek terörist güç, bu kitap boyunca incelediğimiz gibi, Doğu Türkistan'daki
mazlum Müslümanlara karşı uzun vadeli bir soykırım yürüten Çin yönetimidir.
Yeni Şafak, 15.1.02
|
|

Radikal, 26.12.01
|
|
Bu gerçek, Batılı yorumcular tarafından da teşhis edilmekte gecikmedi.
Çin'in söz konusu propaganda girişiminin ardından The Washington
Times gazetesinde (10/14/2001) Beware China's Ties to the Taliban
(Çin'in Taliban'la Olan İlişkilerinden Sakının) başlıklı bir makalesi
yayınlanan Amerikalı eski senatör Jesse Helms bunlardan biriydi.
Cumhuriyetçi Parti'den uzun yıllar Kuzey Carolina senatörlüğü ve
"Senato Dış İlişkiler Komitesi" üyeliği yapan Helms, söz konusu
makalesinde Çin'in ABD'yi ve Batı'yı yanına alma girişiminin ne
kadar aldatıcı olduğunu anlatıyordu. Afganistan'daki Taliban yönetimi
ile Çin arasında çok yakın ilişkiler olduğunu anlatan Helms, Çin'in
hem İslam'a hem de Amerika'ya düşman olduğunu şöyle belirtiyordu:
... Çin ve Amerika'nın terörizme karşı savaşmakta ortak bir çıkara
sahip olduklarına dair bir varsayım var. Ne kadar safça ve tehlikeli
bir fantazi... Gerçekte, komünist Çin Hükümeti Ortadoğu'daki tüm
teröristlerle ve terörü destekleyen ülkelerle çok yakın ilişkiler
içinde...
Amerika'nın terörizm ile mücadelesinde Çin ile ortak çıkarlar paylaştığını
düşünenler, büyük olasılıkla bu varsayımlarını, Çin'in Sincan bölgesindeki
hayali Uygur terörizmi ile olan mücadelesine dayandırıyorlar. Böyle
düşünmek ahlaki bir felaket olacaktır, çünkü Uygurları bize düşman
olan zararlı fanatiklerle bir tutmanın hiçbir haklı yanı yoktur.
Uygurlar, Pekin'in acımasız yönetimine karşı haklı bir özgürlük
mücadelesi içindedirler ve bunu da büyük ölçüde barışçıl yollardan
yürütmektedirler. Bu yüzden, büyük bir baskıya maruz kalmaktadırlar,
Çin Hükümeti siyasi nedenlerle insanları tutuklamakta ve işkenceden
geçirmekte, camileri yıkmakta ve barışçı gösteriler yapan insanların
üzerine ateş açmaktadır.
Radikal, 12.01.02
|
|

Yeni Şafak, 15.1.02
|
|

Milliyet, 9.1.02
|
|
Hem stratejik hem de ahlaki olarak, Amerika Birleşik Devletleri,
Çin'i, terörizme karşı geliştirilecek bir çözümün parçası olarak
kabul etmemelidir. Gerçekte, bizzat komünist Çin bu sorunun büyük
bir parçasıdır."
Görüldüğü gibi, Kızıl Çin topraklarında yaşanan gerçeklerin farkında
olan Amerikalılar da, Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslüman Uygur
Türkleri'ne büyük bir zulüm uyguladığını ve bu nedenle "terörizmin
çözüm ortağı" değil, "terörizmin bir parçası" olduğunu görmektedirler.
Bu düşünce artık pek çok Batılı tarafından paylaşılmaktadır. Bu
haklı mücadeleden faydalanmak isteyen bazı ülkelerin girişimlerine
karşı dikkatli olmak gerektiği farklı kişiler tarafından dile getirilmektedir.
Örneğin The Asian Wall Street Journal gazetesi editörlerinden Thomas
Beal 5 Kasım 2001 tarihli yazısında şu gerçeklerin altını çizmektedir:
Amerika'ya karşı gerçekleştirilen saldırılar karşısında Çin'in
sergilediği sahte kızgınlık, bölgenin 18 milyonluk nüfusunun yarısından
fazlasını oluşturan Sincan'daki Müslüman Türklerin milli ve dini
değerlerine yönelik on yıldır devam eden baskıyı haklı çıkarmak
için dünya çapında gösterilen tepkiyi nasıl kötüye kullandığını
göstermektedir. Amerika'nın Usama Bin Laden'e karşı yürüttüğü kampanyayı
destekleyerek ya da en azından buna karşı çıkmayarak Başkan Jiang
Zemin'in umudu Çin'in insan hakları ihlallerini eleştiren Batı'nın
sempatisini kazanabilmekti.
|
 
Mao'nun militanları tarafından çocuklarıyla
birlikte Daragti Çayı'nın yakınlarında öldürülen Doğu Türkistanlı
Müslümanlar. (Üst sağda) Hiçbir sebep gösterilmeden tutuklanan
Müslümanlar ilk önce bir kamyona bindirilip halka teşhir ediliyor,
daha sonra da meçhul bir yere götürülüp idam ediliyorlar.
Özellikle de 1992 yılından beri asılsız iddialar nedeniyle
tutuklanıp, "çalışma kamplarına" yollanan Doğu Türkistanlıların
sayısında çok büyük bir artış gözleniyor.
|
Bush hükümeti, Çin'in kendi içindeki ayrılıkçı hareketleri Amerika'ya
karşı düzenlenen saldırı ile eş tutması girişimini kesinlikle red
etmeli. Uluslararası terörizme karşı başlatılan savaş kapsamında
Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslümanlara eziyet etmesine açık veya
kapalı destek olmamalı.
Yazısının devamında komünist Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkına
yaptığı büyük zulme yer ayıran Beal, bu baskının hala devam ettiğini
söylüyor. Beal yazısını şu sözlerle bitiriyor:
... Amerika Pekin'in Uygurlara karşı işlediği suçlara ortak olmamalı.
Çünkü Uygurlar Amerika'nın neden terörizme karşı mücadele ettiğini
en iyi anlayan halklardan biri..."
Türkiye olarak bizim de Çin ile olan ilişkilerimizde bu gerçeği
göz önünde bulundurmamız, Doğu Türkistan'daki soydaşlarımızın ve
dindaşlarımızın haklı mücadelesine diplomatik kanallardan destek
olmamız gerekmektedir.
ÇÖZÜM YOLU DARWINİZM'İN TEMEL
DAYANAKLARININ
ORTADAN KALDIRILMASIDIR

Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde sık sık Çin vahşetinin felsefi
temelinde Darwinizm ve materyalizm olduğunu vurguladık, komünizm
ile Darwinizm arasındaki ittifaka değindik. Başka çalışmalarımızda
incelediğimiz diğer pek çok örnek de, Darwinizm'in ortaya atıldığı
günden beri tüm dünyayı bir savaş ve çatışma alanı haline getirdiğini,
ırkçılığı ve etnik temizlik girişimlerini körüklediğini ortaya koymaktadır.
Peki Darwinizm'le savaş arasındaki bağlantı nedir, nasıl olmaktadır
da Darwinizm insanları anarşi, kaos ve çatışmanın içine çekebilmekte,
insanların bunları olağan karşılamasını sağlamaktadır? Bu soruların
cevabını kısaca şu şekilde maddelendirebiliriz:
Darwinizm'in çarpık görüşüne göre insan tesadüflerin eseridir ve
bir tür gelişmiş hayvandır. Dolayısıyla insanın saldırganlık, acımasızlık,
şiddet gibi hayvani tavırlar göstermesinde bir sakınca yoktur. Ayrıca
insan tesadüflerin eseri olduğuna göre bu tavırları nedeniyle kimseye
karşı da sorumlu değildir. Hiçbir bilimselliği olmamasına rağmen
yazılı ve görsel basında toplumlara sürekli bu telkinin verilmesi,
eğitim kurumlarında bu safsatanın adeta ispatlanmış bir gerçek gibi
sunulması, insanların farkına varmadan Darwinizm'in büyüsüne kapılmalarına
neden olmaktadır. Bu durumda insanları sevgiye, şefkate, merhamete
ve fedakarlığa yöneltecek bir öğe kalmamakta, insanlar doğal olarak
suça, şiddete ve kötülüğe yönelmektedir.
Darwinizm ve materyalizm insanlığın ilerlemesinin çatışmaya dayalı
olduğunu öne sürer ve her türlü çatışmayı över. Bunun bilimsel bir
gerçekmiş gibi öne sürülmesi ve tarih boyunca çeşitli devlet adamları,
yöneticiler ve askeri yetkililer tarafından da dile getirilmesi,
ardında milyonlarca ölü, on binlerce sakat kalmış insan, harap olmuş
şehirler ve ülkeler bırakmıştır. İki dünya savaşını geride bırakan
insanlık günümüzde de, Darwinizm'in çatışmayı öven ve ilerleme için
bir zorunluluk gibi gösteren telkinleri nedeni ile kavgalar, çatışmalar,
anarşi ve terör ile boğuşmaktadır.
 |
Darwinizm'in temel öğretilerinden birisi de "ancak güçlü olanın
ayakta kalabileceği" iddiasıdır. Bu çarpık fikre göre güçsüzler
ve zayıf olanlar ezilmeye ve yok olmaya mahkumdur. Yaşamı bir mücadele
sahası olarak gören ve güçlü olanın acımasız olduğu müddetçe ayakta
kalabileceğini savunan Darwinizm'in bu mantığına göre her türlü
haksız rekabet makul karşılanmalıdır. Eğer yaşam bir mücadeleden
ibaretse, ayakta kalabilmenin tek yolu olabildiğince savaşmak ve
kendini koruyabilmek için bu savaşta acımasız olmaktır.
Görüldüğü gibi Darwinizm bireyleri ve toplumları acımasızlığa ve
zalimliğe yönelten, savaşı bir tür biyolojik zorunluluk olarak gören,
kan dökmeyi, acı çekmeyi ve çektirmeyi gelişme olarak değerlendiren
ve tüm bunların değişmez birer "doğa kanunu" olduğunu düşünen bir
ideolojidir. Bu düşünce yapısının bir devletin resmi ideolojisi
haline geldiğinde nasıl bir devlet terörü ortaya çıkacağı ise açıktır.

Komünizmi savunanlar kavganın, çatışmanın, terörün ve şiddetin
hakim olduğu bir dünya özlemi içindedirler. İslam ahlakını
yaşayan Müslümanlar ise inançları gereği kavganın yerine uzlaşının,
çatışmanın yerine kardeşliğin, terörün yerine sevgi ve huzurun
hakim olduğu bir dünya hedeflemektedirler.
|
İşte bu nedenle Darwinizm'in fikri olarak çökertilmesi ve ortadan
kaldırılması, bu çatışmacı ve kan dökücü felsefenin ve çeşitli uygulamalarının
da ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Bunun için bir yandan
Darwinizm'in karanlık yüzü tüm insanlara deşifre edilmeli, öte yandan
da insanların Allah'ı tanıyıp O'na iman etmeleri için gayret gösterilmeli
ve toplumlara gerçek din ahlakı anlatılmalıdır.
Allah insanlara her koşulda adaleti ayakta tutmalarını, barış
sever ve hoşgörülü olmalarını, dünyada karmaşa ve bozgunculuk çıkarmamalarını
emretmektedir. Bu nedenledir ki, din ahlakının özü insanlar arasında
barış, huzur ve güvenliğin sağlanmasıdır. Vahye dayanan her üç İlahi
din de (Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam) çatışmaya ve şiddete
karşıdır. Dolayısıyla, Darwinist felsefenin reddedilmesi ve yerine
din anlakının hakim olması, insanlar arasında nefret, kin ve catışma
yerine sevgi, merhamet, hoşgörü, ve affediciliğin yerleşmesi anlamına
gelecektir.
SONUÇ

Bu kitap boyunca, bir yandan komünist
Çin'in kendi halkına karşı uyguladığı zulmü, bir yandan da Doğu
Türkistanlı Müslümanlara karşı yürüttüğü sessiz soykırımı delilleriyle
inceledik.
İnsanların tesadüf eseri var olduklarını ve kimseye karşı herhangi
bir sorumlulukları olmadığını öne süren Darwinizm'in neden olduğu
felaketler bu derece açıkken, vicdan sahibi insanlara düşen sorumluluk,
kan dökme kuyusu haline gelmiş olan bu ideoloji ile fikri alanda
ciddi bir mücadele yürütmektir. Bu mücadelenin önemli bir boyutu,
Çin'deki rejimin bu denli katı ve acımasız olmasının temel nedeni
olan Darwinist ve komünist ideolojiye karşıdır. Çin'in serbest piyasa
ekonomisini benimsemesiyle, bu ülkenin hala bir "Kızıl Tehlike"
olduğu gerçeğinin değişmediğini tüm dünyaya anlatmak gerekmektedir.
Pekin yönetiminin hala temel siyasi görüşü olan Maoist komünizme
ve bunun fikri dayanağı olan Darwinizm'e karşı da bir kampanya yürütülmeli,
bu ideolojinin Çin'de ve Kamboçya, Arnavutluk, Kuzey Kore gibi diğer
ülkelerde sebep olduğu korkunç insanlık suçları gündemde tutulmalıdır.
Darwinizm'in ve Maoizm'in -tüm diğer komünizm versiyonlarının- Çin
halkının önemli bir kısmı tarafından hala sanıldığı gibi bir kurtuluş
ideolojisi değil, insanları vahşet ve cinnete sürükleyen büyük bir
aldanış ve hurafe olduğu ortaya konmalıdır. Komünizme karşı mücadele
hala gereklidir ve unutmamak gerekir ki, komünizmin içyüzünü ortaya
çıkarmak için yapılacak her girişim, Doğu Türkistan Müslümanları
gibi komünist zulüm altındaki mazlum milletlere bir yardım hükmüne
geçecektir.
Bununla birlikte sadece Müslüman oldukları için zulüm, işkence
ve katliama maruz bırakılan Doğu Türkistan'da yaşayan Uygurların
bu durumu, tüm dünya Müslümanlarının üzerine bir sorumluluk yüklemektedir.
Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz,
bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu
sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler,
kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
(Nisa Suresi, 75)
Bu ayette emredildiği gibi, mazlum Müslümanların kurtuluşu için
fikri bir mücadele yürütmek, her Müslümanın görevidir. Bunun çağımızın
gereklerine göre, yani diplomasi, medya, sivil toplum girişimleri
gibi yöntemlerle yürütülmesi ve bu yolla Çin'in Doğu Türkistan'daki
Müslümanlara karşı yürüttüğü sistemli soykırıma karşı konulması
gerekmektedir.
Çin, bu bölgeyi dünyaya unutturmak, gündeme geldiğinde ise buradaki
mazlum Müslümanları "terörist" gibi göstermek çabasındadır. Buna
karşı her Müslüman, elindeki her imkanı kullanarak, Doğu Türkistan'da
yaşanan zulmü tüm dünyaya duyurmak, uluslararası kuruluşların dikkatini
bu konuya çekmek için çalışmalıdır. Müslümanlar, gazetelerinde,
dergilerinde, internet sitelerinde bu zulmü gündeme getirmeli, Doğu
Türkistan'ın haklı davasına destek olmalıdır. Devlet adamları bu
konuyu gündemlerine almalı, gerek Çin ile gerekse Batılı ülkelerle
olan ilişkilerinde bu konuda çözüm ve adalet talep etmeli, yurttaşlar
devlet adamlarını bu konuda göreve teşvik etmelidirler. Sivil toplum
kuruluşları bu davaya sahip çıkmalı, Doğu Türkistan konusunda konferanslar,
paneller, anma günleri düzenlemelidirler. Böylece hem konu uluslararası
alanda gündeme getirilerek Çin üzerinde hukuki bir yaptırım oluşturulmalı,
hem de Doğu Türkistanlı Müslümanlara, "unutulmadıkları" gösterilerek,
moral ve umutları tazelenmelidir.
Bunların ötesinde, tüm dünyaya gerçek İslam'ı tanıtmak, İslam'ın,
terörizmle hiçbir ilgisinin olmadığını, aksine bu gibi felaketleri
yeryüzünden silmek amacı güttüğünü insanlığa göstermek gerekmektedir.
İslam adına teröre başvurduklarını iddia edenleri tekzip ve tel'in
etmek, İslam'ın diğer dinlere olan hoşgörülü ve barışçı yaklaşımını
hem anlatarak hem de fiili olarak göstermek çağımızın önemli sorumluluklarından
biridir. Böylece, zulme uğrattığı Müslümanları "terörist" gibi göstererek
uluslararası camiada sempati toplama çabasında olan Çin gibi baskıcı
rejimlerin elinden bu koz alınacak, gerçeklerin olduğu gibi görülmesi
sağlanacaktır. Müslümanlar, bir "medeniyetler çatışması" arayışında
olmadıklarını, aksine her din ve medeniyet arasında barış ve uzlaşı
istediklerini, zaten bunun Kuran ahlakının bir gereği olduğunu ortaya
koymalıdırlar.
Kısacası, Müslümanlar, dünyaya barış ve huzur gelmesi için çalışmalı,
bu barış ve huzuru hedef alan her türlü güce -kimi zaman kendisini
"İslam" maskesine büründürse bile- karşı koymalıdırlar. Unutmamak
gerekir ki, barış ve huzurun yerine savaş ve kargaşanın hakim olması,
Kuran'da geçen ifadeyle bir "fitne"dir ve Allah'ın lanetlediği büyük
bir günahtır.
TÜRKİYE'YE DÜŞEN TARİHİ SORUMLULUK

Hem Doğu Türkistan'ın hem de İslam dünyasının durumu hakkında yukarıda
ortaya koyduğumuz görüşler, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde önemli
bir tarihsel sorumluluk bulunduğunu göstermektedir.
Önce Doğu Türkistan açısından konuyu ele alalım. Doğu Türkistanlı
Müslümanlara yardım eli uzatması gereken bir numaralı ülke Türkiye'dir.
Çünkü Doğu Türkistanlı Uygur Müslümanları Türk'tür. Konuştukları
dil Türkçedir. Bizim hem din hem de soy kardeşlerimizdirler. Bu
durum Türkiye'ye Doğu Türkistan'ın hukukunu savunmak için uluslararası
bir avantaj sağlar. Türkiye'nin Makedonya'daki Türklerin veya Kuzey
Irak'taki Türkmenlerin hukukunu savunması nasıl uluslararası toplumda
makul karşılanmakta ise, Doğu Türkistan'daki Uygurların hukukunu
savuması da makul karşılanacaktır.
Dahası, Doğu Türkistanlı Müslümanların hukukuna sahip çıkmak ve
onu savunmak, Türkiye için aynı zamanda stratejik bir gerekliliktir.
Bilindiği gibi Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetler, Türkiye, Rusya
ve İran gibi farklı ülkelerin nüfuz mücadelesine sahne olmaktadırlar.
Türkiye'nin bölgede diğerlerinden daha fazla etkin olmasının bir
yolu, ekonomik güç ve girişiminin yanısıra, bölge halklarının sevgi
ve güvenini daha fazla kazanmasını sağlayacak siyasi girişimlerden
geçmektedir. Türkiye'nin Doğu Türkistan davasına sahip çıkması,
Türkistan'ın genelinde, yani Orta Asya'daki tüm Türki Cumhuriyetler'de
Türkiye'nin güç ve iradesine olan inancı pekiştirecektir.
Konunun ikinci yönü ise, yukarıda ifade ettiğimiz "gerçek İslam'ı
dünyaya bir model olarak göstermek" misyonudur. Bunu da İslam dünyasında
başarmaya aday olan en önemli ülke Türkiye'dir. Türkiye, İslam'ın
özündeki sevgi, saygı ve hoşgörü prensiplerini kavramış, modern
ve çağdaş bir ülkedir. Osmanlı'dan gelen büyük bir kültürel mirasın
ve tarihsel vizyonun sahibidir. Batı dünyası ile en iyi entegre
olmuş İslam ülkesidir. İslam dünyası ve Batı arasında körüklenmek
istenen yapay "medeniyetler çatışması"na karşı en etkili çözüm,
Türkiye'den gelebilir.
Umulur ki 21. yüzyılda bu çözüm gerçekleşecek ve Doğu
Türkistan dahil tüm İslam dünyası, Türkiye'nin önderliğinde, barış
ve huzura kavuşacaktır. Doğu Türkistan'ın geleceği tüm İslam dünyasının
geleceği gibi Allah'ın izniyle aydınlık ve parlaktır. Bu aydınlığın
alametleri ise bugünden belirmeye başlamıştır. Her türlü baskı ve
zulme rağmen Müslümanların dinlerine ve inançlarına sahip çıkmakta
kararlı olmaları, üstelik son zamanlarda tüm dünya genelinde din
ahlakına yönelişin artması gelecek için çok önemli işaretlerdendir.
74. New York Times, Patrick
E. Tyler, Concerning Liberties, Chinaise Free to Prosper But That's
All, 30 Mayıs 1997
75. James Conachy, Victims' Families Campaign for
Reassessment of Tiananmen Square Massacre, WSWS (World Socialist
Website), 14 Temmuz 1999
76. Foreign Affairs, Andrew J. Nathan, The Tiananmen
Papers, Ocak-Şubat 2001
77. Asiaweek, Jonathan Mirsky, Revolution's Dark
Legacy, cilt 27, no 2, 19 Ocak 2001
78. James Conachy, Ten Years Since The Tiananmen
Square Massacre, WSWS, 4 Haziran 1999
79. James Conachy, Victims' Families Campaign for
Reassessment of Tiananmen Square Massacre, WSWS, 14 Temmuz 1999
80. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese
Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
81. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese
Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
82. Carol Divjak & James Conachy, Fifity Chinese
Children Killed in School Fireworks Explosion, WSWS, 14 Mart 2001
83. Berly Maurice, A Glimpse of Working Conditions
Being Created By Capitalism in China, WSWS, 11 Ekim 2000
84. Berly Maurice, A Glimpse of Working Conditions
Being Created By Capitalism in China, WSWS, 11 Ekim 2000
85. Atlantic Monthly, Orville Schell, Once Again
Long Live Chairman Mao, Aralık 1992
|