|
Önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi
Doğu Türkistan toprakları bin yıl boyunca İslam yurdu olmuştur.
Ancak yarım asırdan fazla bir süredir, Doğu Türkistan topraklarında
Müslümanlar, komünist Çin yönetiminin işgali altında yaşamaktadırlar.
Urumçi Üniversitesi'nin duvarında yer alan ve İngiliz The Independent
gazetesinin bölge sorumlusu Andrew Higgins'in deyimiyle "katıksız
ırkçı düşünce ile zehirlenmiş bir zihniyetin göstergesi" olan bir
yazı, Çinlilerin Uygur Türkleri'ne bakış açısını yansıtmaktadır:
Uygur erkeklerini sonsuza kadar kölemiz yapalım,
Uygur kadınlarını da asırlar boyunca fahişemiz.25
Bölgede
1 milyon kadar askerini silah altında tutan Çin, Doğu Türkistan'da
Müslümanların attığı her adımı kontrol etmektedir. Yollarda kurulmuş
olan askeri denetim noktalarında tüm araçlar tek tek durdurulup
içleri aranırken erkekler hakarete uğrayıp tartaklanmakta, Müslüman
kadınlar ise tacize uğramaktadır. Çin'in baskısı, yolların tutulması
veya askeri birliklerin sık sık evlerde arama yapması ile de sınırlı
değildir. Japonya'da yayınlanan Mainichi Daily News gazetesi bu
ağır baskıyı 29 Haziran 2000 tarihli sayısında şöyle aktarmıştır:
(Doğu Türkistan'da) Çin'in denetimi gün geçtikçe artmakta ve daha
da dayanılmaz bir hal almaktadır. Halkın Kurtuluş Ordusu her yerde.
İletişim sınırlı ve polis denetiminde yapılabiliyor. Çok az köyde
telefon var ve bu hatların hepsi dinleniyor. Bir kişi sadece boş
bir şüphe üzerine yıllar boyunca tutuklu kalabiliyor.26
Müslümanlar keyfi olarak tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmekte,
asılsız suçlamalarla idam edilmekte, zaman zaman da toplu olarak
katledilmektedirler. Bunun yanı sıra, namazlarını gizli kılmak zorunda
kalmakta, oruç tutmalarına izin verilmemekte, dini eğitim almaları
engellenmektedir. Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek
için uygulanan metod ise insanlık dışıdır: kadınlara zorla kürtaj
yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden
alınmaktadır.
Tüm bu zulüm ve işkencelere karşı Doğu Türkistan halkının, haklarını
savunma veya kendilerini koruma imkanı yoktur. Ancak dünyanın dört
bir yanındaki Müslümanlar, ihtiyaç içindeki bu savunmasız insanlara
birçok şekilde yardımda bulunabilirler. Doğu Türkistan halkının
yaşadığı zulmü dünya kamuoyunun ve uluslararası kuruluşların dikkatine
sunacak her türlü girişim, bu konuda yapılacak en ufak bir katkı
bile önemli bir hizmet olacaktır.
 
Çin ordusu, Doğu Türkistan'ı sıkı bir denetim altında tutmaktadır.
Müslümanların hayatlarının her anı kontrol edilmekte, Komünist
Parti tarafından riskli olarak görülenler tutuklanmaktadır.
|
Yapılabilecek en büyük yardım ise hiç şüphesiz, tüm bu zulmün gerçek
kaynağı olan dinsizliği fikren çürütmek, bunun yerine hakkı ve güzel
ahlakı hakim kılmak için fikri bir mücadele yürütmektir. Bu şekilde
yalnızca Doğu Türkistan'daki Müslümanlara değil, dünyanın dört bir
yanında haksız yere öldürülen, "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için
yurtlarından sürülen, inançları uğrunda işkenceye uğrayan insanlara
yardımcı olabilmek mümkündür.
Tüm inananların eşit sorumluluğa sahip olduğu bu konuda, Allah'ın
ayetinde belirttiği gibi, "... Kim cehd ederse
(çaba gösterirse), kendi nefsi için cehd etmiş olur..." (Ankebut
Suresi, 6). Bir başka ayette ise Allah iman edenlerin bu
sorumluluğunu şu şekilde belirtmiştir: "...
Yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı
değil miydi?.." (Hud Suresi, 116) Yeryüzünde bozgunculuğu
önlemek, tüm vicdan sahibi insanların ortak sorumluluğudur.
KOMÜNİST TOPLUM YAPISI

Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan, Allah'ın varlığını inkar
eden, her türlü manevi ve ahlaki değeri reddeden komünist ideoloji
bugüne kadar farklı ülkelerde ve farklı toplumlarda hayata geçirilmiştir.
Ancak bu ideolojinin her türlü pratik uygulaması insanlar için büyük
bir zulme dönüşmüştür. Bunun nedeni, komünist ideolojinin hayata
ve insana olan bakış açısıdır. İşte komünist ideolojinin dünya görüşü
ve komünizmin yaşandığı toplumların genel yapısı:
* Komünist toplumlarda, Darwin'in evrim teorisi temel alınarak,
insanlar gelişmiş bir hayvan türü olarak kabul edilir. Dolayısıyla
toplum da bir hayvan sürüsü sayılır. Bu nedenle de insana değer
verilmez.
| Komünist rejimin ideali,
tek tip bir toplum oluşturmaktır. İnsana değer vermeyen,
toplumu adeta bir hayvan sürüsü gibi gören komünist ideolojinin
insanlar üzerindeki tahribatı yüzlere ve bakışlara dahi
yansımaktadır. |

|
|
* 'Zaten sürüde çok var, bir tane eksilse bir şey olmaz' anlayışı
geçerlidir. Çalışamayan ya da sakat olanlar sürüden atılır, ölüme
terk edilir. Hastalıklı ve zararlı olarak kabul edilir. Hayatı,
bir "yaşam mücadelesi" olarak gören bu anlayışta zayıfların yok
olmasında bir sakınca yoktur, bilakis bu gereklidir. Bencillik bu
anlayışın temel özelliğidir.
* Toplum tıpkı sürüdeki hayvanlar gibi tek tip insanlardan oluşur.
İnsanlardan aynı şekilde giyinmeleri, aynı şekilde düşünmeleri ve
aynı şekilde konuşmaları istenir. Farklı kültürlere, farklı inançlara,
farklı fikirlere yer yoktur.
 |
Komünizmde insan
ürettiği müddetçe değerlidir. O yüzden bir makina gibi
sürekli çalışmalı ve sisteme faydalı olmalıdır. Bu çarpık
inanca göre sisteme faydalı olmayanlar ise elenmeye
mahkumdur.
|
|
* İnsanların bireysel özellikleri değil, topluluğa verdikleri güç
ve katkıları ön plana çıkar. İyi çalışan işçi, iyi çalışan köylü
ideal insandır. Sistem sadece maddi bir kavram olan çalışma ve üretme
kavramları üzerine kuruludur. 'Üretmek sürüyü güçlendirmektir' mantığı
geçerlidir.
* İnsani özellikler ve güzel ahlak hiçbir zaman dikkate alınmaz.
Komünist toplumda affedicilik, merhamet, vefa, şefkat gibi insanı
duygulara yer yoktur.
* Allah korkusu sistemli olarak yok edildiği için, insanlar ancak
sistemden korktuklarından dolayı suç işlemekten kaçınırlar. Bu nedenle,
sistem görmeyecekse ya da kişi cezalandırılmayacaksa, her türlü
gayri meşru iş yapılabilir. Hırsızlık, fuhuş, cinayet ve ahlaki
dejenerasyon, komünist toplumlarda son derece yaygındır.
| Komünist toplumlarda
iyi çalışan işçi ideal insandır. Çok zor koşullarda ve
baskıcı yöneticilerin emri altında çalışan insanlar, en
ufak bir aksaklıkta ağır cezalarla karşı karşıya kalırlar. |

|
|
* Ahiret inancını inkar eden komünist ideolojiye göre insanlar
öldükten sonra yok olacaklardır. Bu nedenle insanlar hayatta kalabilmek,
güçlü olabilmek için herşeyi yapabilirler. Herkesi düşman ve kendi
yaşam mücadelesinde rakip gördükleri için, kendi çıkarları doğrultusunda
her türlü ahlaksızlığı ve kötü fiili işleyebilirler.
ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN POLİTİKASI,
KOMÜNİST İDEOLOJİDEN
BAĞIMSIZ OLARAK DÜŞÜNÜLEMEZ

Çin'in Doğu Türkistan'da izlediği politika da komünist ideolojinin
genel bir yansımasıdır. Bu nedenle Doğu Türkistan'da yaşananları
bu ideolojiden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Benzeri
zulüm ve işkenceler Çin'in dört bir yanında pek çok farklı birey
veya toplum kesimine karşı da uygulanmaktadır ve bu durum, totaliter
yapının komünizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteren örneklerdendir.
Bu nedenle bu bölüm içinde Doğu Türkistan halkının maruz kaldığı
baskı ve zulüm ile birlikte Çin'in ideolojisini, despot rejimini
ve kendi halkına uyguladığı zulüm ve işkenceleri de ele alacağız.
 |
Mao'nun sözleri biraraya
getirilerek hazırlanan kitaplar, komünist Çin'de halkın
tek rehberi olmuştu. Mao bazı afişlerde kendini Marx,
Engels, Lenin ve Stalin ile özdeşleştiriyordu.
|
|
Gerçekte tüm din düşmanı zalim yönetimler, iktidarlarını sağlam
kılmak ve muhafaza edebilmek için baskı ve şiddete başvururlar.
Tarihin ünlü zalimleri ve diktatörleri hakimiyetleri altındaki insanları
hep ezmiş, aşağılamış, keyfi olarak katletmişlerdir. Bu anlamda
Firavun ile Hitler'in, Hitler ile Stalin'in, Stalin ile Mao'nun
birbirlerinden pek farkı yoktur. Tüm bu liderler iktidarları ve
ideolojileri uğruna suçsuz insanları hiç tereddüt etmeden öldürtmüşler,
korkunç katliamlar emretmişlerdir. Mao da tıpkı diğerleri gibi kurduğu
komünist yönetimi güçlendirebilmek için toplama kampları oluşturmuş,
buraları işkence merkezleri haline dönüştürmüş ve kendisinden farklı
düşünen milyonlarca insanı acımasızca öldürtmüştür.
|
Acımasızlık ve vahşet üzerine
kurulu olan Mao'nun öğretileri milyonlarca insanın katledilmesine
neden olmuştur.
|
1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, totaliter bir despotizm,
katı bir bürokrasi, tüm üretim kaynaklarının ve araçlarının devlet
tarafından kontrol edildiği bir sistem üzerine inşa edilmiştir.
Mao'nun uyguladığı ekonomik programların yol açtığı felaketler ve
kasıtlı kıtlık politikaları neticesinde yaşanan kayıplar ise halkı
büyük bir yıkıma götürmüştür. Mao'dan sonra iktidara geçen Deng
Xiaoping bazı ekonomik reformlar yaparak, ülkenin kapısını yabancı
yatırımcılara ve liberal ekonomiye açmış, bu şekilde ekonomiyi düzeltmeyi
hedeflemiştir. Ancak ekonomik açıdan yaşanan gelişmeler sadece üst
düzey devlet yönetiminin işine yaramış, Çin halkının önemli bölümünün
bu gelişmelerden pek menfaati olmamıştır. Üstelik Çin ekonomisinde
liberal ekonomi istikametinde bir gelişim yaşanırken, siyaset ve
toplum açısından aynı şeyleri ifade etmek mümkün değildir. Her ne
kadar son zamanlarda Çin'den bahsedilirken "eski komünist sistem"
gibi kelimeler kullanılsa ve komünizmin sona erdiği dile getirilse
de, yaşananlar bu sözleri yalanlamaktadır.
Çin hala, kökü Mao'nun komünizm anlayışına dayanan, totaliter bir
anlayışla yönetilmektedir. Ekonomik alanda yapılan reformlar Çin
Komünist Partisi'ndeki yöneticilerin zihniyetlerinde bir değişiklik
yapmamıştır. Ekonomik olarak sağlanan ilerleme ve elde edilen gelirin
büyük kısmı halkın daha çok baskı altına alınması, muhalif seslerin
bastırılması için kullanılmaktadır. Şu anda Çin, dünya ülkeleri
arasında en çok idamın yaşandığı ülkedir. Dahası, idamların bir
gösteriye dönüştüğü, idam edilen kişilerin organlarının kar amaçlı
ve izinsiz satılığa çıkarıldığı, hamile kadınların bebeklerinin
zorla alındığı, belki de tek ülkedir. Ülke çapında 1.000'den fazla
çalışma kampı vardır ve bu kamplardaki tutuklu ve hükümlülere sistemli
olarak işkence uygulanmaktadır.
 
Çin'de yaşanan ekonomik gelişmelerden sadece Komünist Parti
yöneticileri istifade etmekte, halk ise açlık ve fakirlik
içinde yaşamaya devam etmektedir.
|
ÇİN'DE İDAMLAR RUTİN BİR UYGULAMA
HALİNİ ALMIŞTIR

İdam, Kızıl Çin'in baskı ve şiddete dayalı rejiminin önemli bir
siyasal kontrol mekanizmasıdır. Ünlü Çinli muhalif Harry Wu, ülkesindeki
bu durumu şöyle tarif eder:
 |
Kapitalizmi savunmakla
suçlanan parti liderleri önce teşhir ediliyor, sonra
da idam ediliyorlardı.
|
|
Diktatörlük doğrudan şiddetle bağlantılıdır ve rejimini ona dayanarak
geliştirir. Aynen ünlü bir Çin atasözünde belirtildiği gibi, 'maymunu
korkutmak için tavuğu öldürür.' "Toplumsal eğitim", idamların toplum
önünde gerçekleştirilmesiyle yapılır ve toplu idamlar Parti'nin
şiddete duyduğu güvenin göstergesidir.27
Kızıl Çin rejimi tarafından bugüne kadar milyonlarca insan idam
edilmiştir. Öldürülenlerin sayısını tam olarak tespit edebilmek
mümkün değildir. Verilen rakamların çoğunluğu genel tahminlere dayanmakta,
ancak yapılan yeni araştırmalar katledilen insan sayısının tahmin
edilen rakamlardan çok daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Komünist
rejimin, idamı ve insan katliamını temel prensiplerinden biri olarak
kabul etmesi ise yeni bir olgu değildir. 16 Mayıs 1951 tarihli gizli
bir belge, Mao'nun Çin'de katletmeyi planladığı insan sayısını belli
bir kotaya göre belirlediğini gözler önüne serer:
Öldürülmesi gereken karşı devrimcilerden bahsederken belli bir
oranın belirlenmesi şarttır. Kırsal bölgelerde bu oran genel nüfusun
1/1.000'ini geçmemelidir. Şehirlerde ise bu oran, biraz daha az
olmalıdır, genel nüfusun 0.5/1.000'i uygun gözüküyor. Örneğin 2
milyon kişinin yaşadığı Pekin'de 600'den fazla kişi öldürüldü. 300
kişi daha öldürülmesi planlanıyor. Toplam 1.000 kişi yeterli olacaktır...
Hala büyük grupların öldürülmesi zaruridir ve Temmuz ayının sonuna
kadar öldürmeyi planladıklarımızın 2/3'sini öldürmek için elimizden
geleni yapmalıyız.28
Görüldüğü gibi Mao, katliamlarını planlarken, öldürülecek kişinin
herhangi bir suç işlemesini zorunlu görmüyordu. İnsanları öldürmeyi,
sırf topluma vereceği korku açısından gerekli görüyor ve idamların
sayısını bir "kota meselesi" olarak değerlendiriyordu. Bu düşüncenin
bir diğer örneğini, "bir insanın ölümü trajedi, bir milyon insanın
ölümü ise bir istatistiktir" sözüyle ünlü olan Stalin'de de bulmak
mümkündür. Komünist Stalin'in "istatistiksel" cinayetleri sonucunda,
40 milyon masum insan hayatını yitirmiştir.
New York Times, 9.9.01
|
Radikal, 7.7.01
|
The New York Times
gazetesinde yer alan "Çin'in Adalet Mekanizması: İşkence ve
İdam" başlıklı haberde, dünyada en çok insanın idam edildiği
ülkenin Çin olduğu aktarılmıştır. İdam edilecek kişiler önce
sokaklarda dolaştırılmakta, sonra da halkın gözü önünde idam
gerçekleştirilmektedir. İdam sırasında kullanılan kurşunun
masrafı ise idam edilen kişinin ailesinden alınmaktadır.
 |
 |
| |
Radikal, 19.6.01
|
 |
 |
|
Yeni Şafak,
22.5.01
|
Cumhuriyet,
22.5.01
|
Çin'de gerçekleştirilen
idamların çok azı dünya basınına yansımaktadır. Ancak bu kadarı
bile vahşetin boyutlarını yansıtmaya yeterlidir.
|
Mao da öldürülecek kişiler için ölüm emrini bizzat kendisi, yazılı
olarak vermekten çekinmemiştir. 17 Ocak 1951 tarihli bir belgede,
içlerinde Deng Xiaoping'in de bulunduğu yoldaşlarına şöyle talimat
verir:
Hunan'ın batısındaki 21 bölgede 4.600 çete lideri, yerel direnişçi
ve Koumintang ajanı öldürülmüştür. Bu yıl yerel otoriteler tarafından
bir grup insanın daha öldürülmesi planlanmaktadır. Bu uygulamanın
gerekli olduğuna inanıyorum... gerekirse daha büyük gruplar öldürmeliyiz...
Büyük hamleler gerçekleştirmek, gerektiğinde öldürülmesi gereken
tüm muhalifleri soğukkanlılıkla öldürebilmeyi gerektirir.29
Mao'nun hayatta olduğu ilk dönemlerde idamlar büyük bir hızla ve
kimi zaman toplum önünde, kimi zaman da kimsenin haberi olmadan
gerçekleştiriliyordu. Örneğin 1953'de Yang Pei isimli bir kadın
kocasının idam edilmiş olduğunu, kocasından boşanmak için mahkemeye
başvurduğunda öğrenmişti.
 |
Bir kömür şirketinde
yolsuzluk yapmakla suçlanan Wang Shouxin, karların üstünde
tek bir kurşunla öldürülen binlerce Çinliden sadece
biri. Kızıl Çin'de bu kurşunun parası dahi, genelde
idam edilen kişinin ailesinden alınmaktadır. Bu vahşi
görüntülere Çin'de sık sık rastlamak mümkündür.
|
|
Deng döneminde de idamlar devam etti. Bu arada, idam edilen kişilere
sıkılan kurşunların masrafının ailesinden karşılanması gibi, akıl
almaz bir "tasarruf" tedbiri de uygulamaya kondu. Üstelik bu dönemde
idamlar sayesinde devletin kar elde edeceği bir yol daha bulunmuştu:
İdam edilen kişilerin organları satılığa çıkarılıyor, bu gelire
devlet tamamen el koyuyordu.
Görüldüğü gibi günümüzün Kızıl Çin yöneticileri de, düzenli idamlar
gerçekleştirirken, insanları çalışma kamplarında katlederken, aslında
sözde "ebedi" önderleri Mao'nun izinden gitmektedirler.
Çin'de idamlar hala düzenli olarak geçekleştirilmektedir. Yıl boyunca
gerçekleşen idamlarda tam olarak kaç kişinin hayatını kaybettiği
ise, Çin hükümeti bu bilgiyi devlet sırrı olarak nitelendirdiği
için, bilinmemektedir. Yine de genel bir fikir vermesi açısından
bazı rakamlar şu şekilde aktarılabilir:
Uluslararası Af Örgütü'nün (Amnesty International) hazırladığı
rapora göre 1994 yılında 2.050 kişi idam edilmiştir. Yalnızca 1995'in
ilk yarısı için bu sayı 1.313'tür. 2000'li yıllara geldiğinde ise
sayı daha artmıştır.30
 |
9 Eylül 2001 tarihli
New York Times gazetesinin, "İşkence Çin'de Yeni İdam
Dalgalarını Körüklüyor" başlıklı haberinde, işkence
altında alınan ifadelerin neticesinde, günde 191 idamın
gerçekleştirildiği belirtiliyor. Habere göre 2001 yılının
Nisan ayından itibaren en az 3.000 kişi idam edilmiştir
ve bu rakamın iki hatta üç katı kadar kişi de idam edilmeyi
beklemektedir.
|
|
2001 yılının ilk üç ayı içerisinde 1.781 kişi
idam edilmiştir. Bu rakama idam edilmeyi bekleyen 2.960 kişi dahil
değildir.31
Bu sayı Çin'in dışında kalan dünya ülkelerinin son üç yılda idam
ettikleri kişilerin toplam sayısından bile daha çoktur. Üstelik
idam edilenler arasında 15-16 yaşında kız çocuklarından din adamlarına
kadar çok çeşitli sosyal gruplardan insanlar bulunmaktadır. Bu insanların
pek çoğunun ortak "suçu" ise kendi vatanlarında özgürce yaşama,
konuşma, düşünce ve ibadet özgürlüğü gibi en doğal insan haklarına
sahip olmayı talep etmektir. Oysa Çin hükümetinin gözünde hem adi
suçlular hem de demokrasi yanlıları "karşı devrimci"dir. Yani olabilecek
en ciddi suçu işlemektedirler. Bu nedenle basit suçlardan olduğu
kadar düşünce suçları nedeniyle de pek çok kişi idam edilmektedir.
Ayrıca günümüzde siyasi suçluların idam edilebilmesi için bazı yeni
yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden en yaygın olanı ise,
siyasi suçluların, düzmece adi suçlarla suçlanmalarıdır.
 |
Toplu idamlar
ve idam edilecek kişilerin sokaklarda teşhir edilmesi
komünist Çin'in ilk günlerinden beri uygulanan bir yöntemdir.
|
|
Çin yetkilileri, her zaman, halka göz dağı vermek ve hükümetin
gücünü artırmak için idamın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Bu
nedenle de idam edilecek kişileri şehrin sokaklarında dolaştırarak
ifşa etme ve daha sonra yine halkın gözü önünde idam etme yöntemini
tercih etmektedirler. İdam edilecek kişi elleri kelepçeli olarak
halkın önüne getirilir ve yüzü seyirciye dönük olarak tutulur. Boynundaki
yaftada ise ismi ve suçu yazılıdır. Meydanlarda yaşanan bu vahşet
sahneleri, televizyonlardan da canlı olarak yayınlanmaktadır.
1984 yılında Newsweek dergisinde toplu idam sahnelerinin resminin
yayınlanmasının ardından uluslararası imajının zedeleneceğini düşünen
Çin hükümeti, yeni bir genelge yayınlamış ve idam edilecek kişilerin
sokaklarda dolaştırılması kuralını kaldırmıştır. Hatta sonraki yıllarda
bu genelge, idam edilecek siyasi tutukluların idamlarının ailelerinden
dahi saklı tutulması maddesi eklenerek genişletilmiştir. Bu genelgeler
Çin'de siyasi idamların kalktığı değil, gözden uzak mekanlarda tüm
hızıyla devam ettiği anlamına gelmektedir. Ayrıca 1989'da yaşanan
Tiananmen olaylarından sonra iç politikaya dair endişeler, uluslararası
imajın önüne geçmiş ve bu olayda yer alan muhalif isimlerin bir
kısmı toplum önünde idam edilmiştir.
KIZIL ÇİN'DE ALIŞILMIŞ
İDAM GÖRÜNTÜLERİ
 
  
|
Kızıl Çin'in insanları sırf farklı fikirleri ve inançları dolayısıyla
idam etmesi, Hz. Musa döneminde yaşamış ve tarihin en zalim diktatörlerinden
olan Mısır Firavunu'nu hatırlatmaktadır. Firavun, Hz. Musa'ya tabi
olup iman edenleri, sırf kendi sözünden dışarı çıktıkları, kendisinin
koyduğu kurallara uymadıkları gerekçesi ile idam etmekle tehdit
etmiştir. Firavun'un iman edenlere yönelik bu tehdidi Kuran'da şu
şekilde bildirilmiştir:
(Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden
önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür;
öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı
çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."
(Şuara Suresi, 49)
İDAMLAR DOĞU TÜRKİSTAN'DA DA DEVAM
EDİYOR

Kendi halkına karşı böylesine acımasız bir politika izleyen Çin'in
baskısı, Doğu Türkistan söz konusu olduğunda çok daha serttir. Ülkenin
dört bir yanında gerçekleştirilen idamlarda öldürülen Doğu Türkistan
Müslümanlarının oranı oldukça yüksektir. Müslüman halkın, dinlerini
özgürce yaşamak, dillerini konuşabilmek gibi temel hak ve özgürlüklerini
savunmak için düzenledikleri herhangi bir girişim, şiddetle cezalandırılmaktadır.
|
İdam edilen Doğu Türkistanlı
Müslümanlar
|
Çin genelinde olduğu gibi Doğu Türkistan'da da idamlar devam etmekte,
genelde hiçbir delili olmayan suçlamalarla, sadece şüpheye dayanılarak
masum insanlar katledilmektedir. Çin'de mahkemeler demokratik ülkelerdeki
gibi bağımsız olarak işlememekte, Çin Komünist Partisi'nin siyasi
amaçları çerçevesinde hareket etmektedir. Bu nedenle de idama mahkum
edilen kişilerin davaları çok hızlı görülmekte, insanlara kendilerini
savunmak için yeterli süre ve imkan tanınmamaktadır. Hızla alınan
idam kararı, çoğu zaman kişinin ailesinin haberdar edilmesine bile
vakit tanınmadan infaz edilmektedir. Resmi rakamlara göre 1997-1999
arasında yalnız Doğu Türkistan'da 210 Müslüman idam edilmiştir,
gerçek sayının ise bundan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.32
Her ay mutlaka idamlar gerçekleştirilmekte, Mao'nun "belirli bir
kotaya göre öldürme" yöntemi titizlikle uygulanmaktadır.

Doğu Türkistanlı gençler kendi din ve kültürlerini özgürce
yaşamak yönündeki son derece haklı taleplerini dile getirdiklerinde,
komünist rejim tarafından idamla cezalandırılmaktadırlar.
İlk başlarda bazı idamlar "ibret olsun diye" Çin Televizyonu
tarafından yayınlanmaktaydı.Ancak tepkilerden çekinen Çin
hükümeti, bir süre sonra bu yayınlardan vazgeçti.
|
Komünist yönetimin, Müslüman varlığını sindirebilmek için başvurduğu
yöntemlerden biri de toplu tutuklamalar ve göz altında yapılan işkencelerdir.
Tutuklanan Müslümanların büyük kısmı çalışma kamplarında ağır hapis
cezalarına çarptırılmaktadır. Ancak tutuklananlardan daha sonra
çoğunlukla haber alınamamaktadır. Aileleri bu kişilerin nerede tutulduklarından
veya hala yaşayıp yaşamadıklarından bile haberdar değildir.


(Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız?
Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında
bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama
kestireceğim ve sizin
hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım."
(Araf Suresi, 123-124)
|
Çin hapishaneleri ve çalışma kampları işkencenin yoğun olarak kullanıldığı
yerlerdir. Çeşitli uluslararası örgütler de Çin'deki sistemli işkenceye
dikkat çekmekte ve yayınladıkları raporlarla Çin hükümetini uyarmaktadırlar.
Bu raporlardan birisi de Uluslararası Af Örgütü'nün 1999 yılında
yayınladığı ve Doğu Türkistan'daki insan hakları ihlallerini konu
alan 34 sayfalık raporudur. Bu raporda yer alan pek çok olaydan
biri de Doğu Türkistan'da tutuklu bulunan 17 yaşında bir gencin
yakınlarının hapishanelerdeki koşullarla ilgili anlattıklarıdır:
 |
Komünist Çin'den
kaçıp, Türklere katılan Sovyet Binbaşısı Yusuf Samilov,
Çin askerleri tarafından boynuna kezzap dökülerek katledilmişti.
|
|
Hapishane o kadar kalabalıktı ki, tutukluklar küçük bir hücrede
5-6 kişi tutuluyorlardı.
Hücrenin küçüklüğü geceleri uyumalarına engel oluyor, ancak nöbetleşerek
uyuyabiliyorlardı. Polisler hücreleri her dolaştıklarında tutukluları
dövüyorlardı. Sorgulama için seçilen tutuklular, dayak yedikleri,
dövüldükleri, bedenlerine elektrik şok verildiği özel bir sorgu
odasına götürülüyorlardı. Sorgu odasında duvara monte edilmiş bir
ray vardı. Bazı tutuklular tek ayaklarından veya tek ellerinden
buraya kelepçelenerek asılıyor ve bu pozisyonda 24 saat bekletiliyorlardı.
Kelepçeleri çözüldüğünde ayakta bile duramaz halde oluyorlardı.
Bazılarının kerpetenle tırnakları çekiliyor, bazılarının ise tırnaklarının
altına elektrik veriliyordu.33
Bu işkenceleri yaşayan tutuklu iki ay boyunca hapishanede kalmış
ve ancak ailesinin verdiği 2.000 Yen rüşvet sonrasında serbest bırakılmıştır.
Gözaltına alındıktan sonra Halk Güvenlik Bürosu'nda tutulan bir
başka tutuklunun yaşadığı işkence olayları çok daha acımasızdır.
Üstelik bu kişinin tek suçu arkadaşları ile bir araya gelip fikir
alış verişinde bulunmaktır:
Tutukevinin yanında, yer altında şüphelilerin sorgulandığı özel
bir mekan vardı. O da burada sorgulandı ve çeşitli işkencelere maruz
kaldı.
Çin'in bazı işkence yöntemleri
|
Örneğin elleri arkasından bağlandı ve sorgucular kollarını havaya
kaldırıp bükmeye başladılar. Çok acı veren bu pozisyonda uzun süre
tuttular. Daha sonra vücuduna elektrik verdiler. Dili ve cinsel
organı da dahil olmak üzere tüm vücuduna elektrik veriliyordu. Bacaklarına
ahşap sopalarla vuruyorlardı. İşkence sırasında kafasına, hayati
bir tehlike geçirmemesi için, metal bir miğfer giydirmişlerdi. Çünkü
bazı tutuklular işkence görürken artık bunun bir son bulmasını sağlamak
için başlarını özellikle duvarlara vuruyorlar, böylece intihar ediyorlardı.34
Suçlu bulunan kişilerin sözde "yeniden eğitilmek" için gönderildikleri
çalışma kamplarında ise koşullar çok daha fecidir. Çin'de "yeniden
eğitmek" kişiyi komünist ideolojiyi kabul etmeye ikna etmek, koşullar
ne olursa olsun Parti'nin emirlerine itaat edecek kıvama getirmek
anlamına gelmektedir. Bunun için kullanılan yöntemler ise insanlık
dışıdır:
Kamplardaki tutukluların odun keserek, taş kırıp taşıyarak ve tarım
işlerinde çalışarak en az 10 saat çalışmaları gerekmekteydi. Eğer
vaktinde uyumaz veya uyanmazlarsa, bağırarak konuşurlarsa, güler
veya ağlarlarsa, abdest almak için gizlice su alırlarsa, yapmaları
gereken işleri bitirmezlerse, gardiyanlara cevap verirlerse ağır
bir şekilde cezalandırılıyorlardı. Başa vurarak dövme, vücudun çeşitli
yerlerine elektrik verme, havada uçak pozisyonunda asılı tutma,
direğe asma, tavana asıp dövme ise en sık verilen cezalar arasındaydı.
Çoğu zaman mahkumların makatlarına elektrikli çubuk sokuluyordu.
Pek çok mahkumun dişleri kırılmış, çoğu kısmi duyma kaybına uğramış,
kolları kırılmış ve enfeksiyon kapmışlardı. Sık sık gardiyanlar
tarafından aşağılanıyor ve alay ediliyorlardı. Yemek vakitlerinde
önce Çince marş söylemeleri gerekiyor, yapmayanlara yemek verilmiyordu.
Kampta doktor bulunmuyordu. Hasta olan mahkumlar çalıştırılmaya
devam ediliyor, yemek verilmiyordu, ancak bulaşıcı bir hastalığa
yakalanmışsa 36 km uzaklıktaki hastaneye götürülüyorlardı. Bazıları
ise hastaneye götürülürken yolda hayatlarını kaybediyordu.35
Görüldüğü gibi Çin'in Doğu Türkistan'da izlediği politika, kitlesel
bir işkence ve soykırım programıdır. Doğu Türkistan Enformasyon
Merkezi'nin edindiği bilgiye göre, sadece 1999 yılının başından
aynı yılın Mart ayına kadar Doğu Türkistan'da 10 bine yakın Uygur
Türk'ü hayali suçlamalarla gözaltına alınmış, üstte tarif edilen
şartlarda tutuklu olarak alıkonmuş, Komünist Parti denetimindeki
yargı sürecinin sonucunda da ölüm cezası başta olmak üzere son derece
ağır cezalara çarptırılmışlardır. 1999 yılının başından Mart 2000'e
kadar Doğu Türkistan'da mahkemelerde ölüm cezasına çarptırılmış
veya çatışmalarda işkence sonucu öldürülmüş kişilerin sayısı ise
2.500 civarındadır.36
 |
Gözcü, 30.10.99
|
 |
Milli Gazete, 14.8.01
|
|
Çin Hükümeti Doğu Türkistan'da yürütmekte olduğu
soykırımda küçük çocukları bile çeşitli suçlamalarla tutuklamaktadır.
Örneğin, 30 Ekim 1999'da Hotan Şehri Emniyet Müdürlüğü, ortaokul
öğrencisi bir Türk kızını, el yazısının sokağa yapıştırılan duvar
yazısına benzediği gerekçesiyle tutuklamıştır. Bunların dışında,
Bölge Genel Sekreteri Wang Le Çuan Hotan'da yaptığı basına kapalı
konuşmasında, ders kitabının üzerindeki Mao'nun resmini yırttığından
dolayı bir ilkokul öğrencisinin tutuklandığına yer vermiştir.37

Amnesty International Briefing, Crescent
International ve Muslim Observer gibi yabancı yayınlarda işgal
altında yaşayan Doğu Türkistan Müslümanlarının karşı karşıya
oldukları büyük baskı ve zulümden detaylı olarak bahsedilmektedir.
Düzenli olarak gerçekleştirilen idamlarda yüzlerce Müslüman
katledilmektedir. Halen binlercesi de hapishanelerde idam
edilmeyi beklemektedir.
|
|
MAO TARZI İŞKENCE ÖRNEKLERİ
Dünya tarihine zalimliği ve gaddarlığı
ile geçen Mao Tse-Tung, yalnızca Doğu Türkistan Müslümanlarına
değil, kendi vatandaşları da dahil olmak üzere tüm Çin halkına
akıl almaz işkenceler uygulatmıştır. Özellikle Kültür Devrimi
adı verilen barbarlık döneminde, Mao'nun emrindeki Kızıl Muhafızların
yaptıkları, büyük birer insanlık suçudur. Bunlardan bazıları
şu şekildedir:
|
|
(Üstteki resim) Kızıl Muhafızlar
rejim aleyhtarı olarak gördükleri herkesi acımasızca
katlediyorlardı. Resimde Pekin ele geçirildikten sonra
nehir kenarında öldürülen mahkumlar görülmektedir. (Alttaki
resim) Toprakları ellerinden alınan çiftçiler, Mao'nun
militanları tarafından oluşturulan "halk mahkemeleri"nde
yargılanıyor, ardından acımasızca katlediliyorlardı.
|
Özel kelepçeler takmak ve bunları mahkumların
bileklerinde iyice sıkmak Mao'nun cezaevlerinde yaygınlıkla
kullanılan bir işkence biçimiydi. Mahkumların ayak bileklerine
aynı zamanda zincirler de geçiriliyordu. Hatta bazen kelepçeler
mahkumun ne yemesine ne içmesine ne de tuvalete gitmesine
imkan verecek şekilde penceredeki parmaklıklardan birine tutturuluyordu.
Amaç bireyi küçük düşürmek, aşağılamaktı... Halk hükümeti,
her türlü işkenceyi yasakladığını iddia ettiğinden, buna resmi
dilde cezalandırma ya da ikna adı veriliyordu.1
Hepsi ölüme mahkum edilen devrim karşıtları,
bütün halkın davet edildiği açık duruşmalarda, Kızıl Muhafızlar
tarafından parçalanıyordu... Kızıl Muhafızlar bazen parçaları
kızartıp yiyor ya da hala canlı olan mahkumun gözleri önünde
ailesine yedirtiyordu.2
Komünizmin Kara Kitabı isimli eserde, Mao
döneminde tutuklanan üniversite profesörlerine yapılan insanlık
dışı işkenceler bir gözlemcinin sözleriyle şöyle aktarılıyordu:
Profesörlerin boyunlarına da içleri taşla
dolu kovalar asılmıştı. Müdürü fark ettim. Kova o kadar ağırdı
ki, madeni tel deriye iyice gömülmüştü, adam sallanıyordu.
Hepsi yalınayak, gonglara ya da tencerelere vurarak alanı
dolaşırken bağırıyordu: 'Ben haydut bilmem kim'. En sonunda
tümü dizlerinin üzerine çöktü, tütsüler yaktı ve Mao Tse-Tung'a
suçlarını affettirmek için yalvardı... Birkaç kız bayılacak
gibi oldu. Dayak ve işkenceler bunu izledi. Daha önce hiç
böyle işkence görmemiştim: onlara atık maddeleri ve böcekler
yediriliyor ve elektrik veriliyordu. Cam kırıkları üzerine
diz çökmeleri için zorlanıyorlar, kollarından ve bacaklarından
askıya alınarak uçak durumuna sokuluyorlardı.3
Aynı kitapta cezaevlerinden şu şekilde
bahsediliyordu:
En değişik ve en sadist işkenceler sıradan
uygulamalardı. Bunların arasında en yaygın olanı bileklerden
ya da işaret parmaklarından askıya alınmaktı... En kötü gaddarlıklar
denetimsiz bir biçimde ortalığı kasıp kavurabiliyordu. Bir
kamp komutanı birçok tecavüz olayının yanı sıra, bir yıl içinde
1.320 tutukluyu ya katlettirmiş ya da canlı canlı toprağa
gömdürmüştü.4
1. Komünizmin Kara Kitabı, s. 668
2. Komünizmin Kara Kitabı, s. 617
3. Ken Ling, Miriam London ve Tai-ling Lee, La vengeance du
ciel: un jeune Chinois dans la Revoluion culturelle, Paris,
Laffont, 1981 (İngilizce orijinal basım 1972), s. 20-23
4. Komünizmin Kara Kitabı, s. 621
|
"YENİDEN EĞİTİM MERKEZLERİ": LAOGAİLER

Hitler'in toplama kamplarının ve Stalin'in toplama
kampları olan gulagların yerini Çin'de "laogai"ler almıştır. İnsanların
düşüncelerini tamamen kontrol altına almayı hedefleyen, bu amaçla
onları köleleştiren laogai sistemi, Çin Devletinin en önemli denetim
mekanizmalarından birisidir. Bu kamplarda bugüne kadar 20 milyon
insan hayatını kaybetmiştir.38 Bir tür toplama
kampı olan bu yerlerde suçluların zorla çalıştırılarak sözde "yeniden
eğitilmeleri" hedeflenmektedir. En sık kullanılan sloganlardan birisi,
"zorla çalıştırmak bir araç, düşünce devrimi ise amaçtır" sloganıdır.
Daha açık ifade etmek gerekirse laogailerde amaç, potansiyel tehlike
olarak görülen kişilerin her türlü yönteme başvurularak Komünist
Parti'nin istediği forma girmesini sağlamaktır. Bu ise aşağılanma,
eziyet görme, köleleştirilme ve işkence ile eş anlamlıdır.
Ancak bu kamplar çoğu zaman başka isimlerin arkasına gizlenir,
bazen bir fabrika, bazen bir maden, bazen de sıradan bir çiftlik
görünümündedir. Örneğin The Washington Post gazetesinde yer alan
bir haberde "Hunan Özel Elektrik-Makine Fabrikası"nın bu merkezlerden
biri olduğuna yer verilmiştir. Asıl adı "Hunan Bölgesi 1 No'lu Hapishane"
olan bu merkezde sayıları 2 bin ile 3 bin arasında değişen tutuklular
günde ortalama 16 saat çalıştırılarak üretim yapmaktadır. Eskiden
endüstriyel jeneratör üretimi yapılan fabrikada, şu anda ilaç kutusu,
eldiven, yılbaşı ışıkları gibi değişik ürünler imal edilmektedir.39
Asıl amacı suçluların cezalandırılması olan laogailerde, suçlular
çok ağır şartlarda çalıştırılarak sömürülmektedir. Laogailerde bulunan
insanların hiçbir hakları yoktur. Fabrikalarda, madenlerde, devlet
çiftliklerinde çalışmak ve kurallara uymak zorundadırlar. Bir kişi,
yetkililer onun tam anlamı ile yenilendiğine (yani türlü işkence
ve zulüm yöntemleriyle Komünist Parti'nin istediği forma girdiğine
ve itaat eder hale geldiğine) kanaat getirene kadar bu kamplarda
tutulur. Bazen bu bir ömür boyu sürer. Çünkü bir suçlunun ceza süresi
dolsa bile eğer yönetim kişinin değiştiğine kanaat getirmezse, görev
değişikliği yapılarak bu kişi kampta tutulmaya devam edilir. 1997
yılı itibarıyle, Çin genelinde 1.000'den fazla laogai, bu laogailerde
ise 8-10 milyon kişi bulunduğu bilinmektedir.40

Laogai olarak adlandırılan Çin toplama
kamplarında milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bu kamplarda
yaşananların anlatıldığı az sayıda kitap dahi, komünist Çin
yönetiminin acımasızlığını anlamak için yeterlidir.
|
Bu tutsakların ürettiklerinin geliri Çin'in bütçesinin önemli bir
kısmını oluşturmaktadır. 1999 yılında yapılan bir araştırmada sadece
99 laogainin yıllık toplam 842.7 milyon dolarlık satış yaptığı ortaya
çıkarılmıştır.41 Diğer bir deyişle dünyanın dört
bir yanında Çin yapımı mallar kullananların büyük bölümü, aslında
Kızıl Çin yönetiminin kamplarda zorla çalıştırdığı tutukluların
yaptıkları ürünleri kullanmaktadırlar. Örneğin Çin, dünyanın önemli
çay üreticileri arasında yer almaktadır. İhraç ettiği çayın 1/3'i
ise laogailerde üretilmektedir. Laogailerdeki işçi köleler 120 çeşit
çay üretmektedir ve eğer ürün yeterince kaliteli olmazsa cezalandırılmaktadırlar.42
Aslında komünist ideolojinin ana unsurlarından biri olan "insanlar
ürettikçe önemlidir, mühim olan üretimdeki artıştır" düşüncesi laogailerin
yapılanması için de geçerlidir. Çin Komünist Partisi'ne göre insan
en önemli üretim aracıdır ve tüm insanlar üretici güç olarak hizmet
vermelidirler. Ve şiddet, üretim gücünü artıracak en önemli öğedir.
19 yıl boyunca laogaide kalan ve Amerika'ya iltica ettikten sonra
kurduğu Laogai Vakfı aracılığı ile Çin'deki insan hakları ihlalleri
ile mücadele eden Harry Wu'nun yaptığı araştırmalara göre, Çin,
laogailerde yapılan üretimden yılda 600 milyon dolar kar elde etmektedir.
Bu rakam Pekin tarafından yapılan resmi açıklamalarda da kabul edilmiştir.43
Görüldüğü gibi laogai basit bir hapishane sistemi değil, Komünist
Parti'nin totaliter rejimini devam ettirebilmesini sağlayan önemli
bir siyasi araçtır. Nitekim Mao da bu gerçeği şu sözleri ile dile
getirmiştir:
Marksizm, devleti, bir sınıfın bir diğer sınıfı yönetebilmek için
kullandığı bir şiddet aracı olarak görür. Laogailer de bu devlet
mekanizmasının şiddet araçlarından birisidir. Bu araçlar proletaryanın
ve halk kitlelerinin çıkarlarını temsil eder ve sömürgeci sınıflardan
kaynaklanan muhalif düşüncelerin üzerindeki diktatörlüğünü sağlamlaştırır.44
|


Hitler'in toplama kamplarının ve Stalin'in
gulaglarının yerini Çin'de "laogai"ler almıştır. Laogai'lerde
bulunanlar genelde demokrasi ve insan hakları savunucusu olup,
rejim muhalifliği yapmakla suçlanan kişilerdir. Amaç ise bu
kişilerin komünist rejimin istediği forma girmesidir. Bunun
için mahkumlar son derece ağır koşullarda, günde 10-16 saat
boyunca çalıştırılmakta, hor görülüp aşağılanmakta ve çeşitli
işkencelere maruz kalmaktadırlar.
|
Çin hükümeti her ne kadar bu kampların gerçek yüzünü gizlemeye
çalışsa da, kamplarda yıllarını geçirmiş daha sonra yurt dışına
iltica etmiş kişiler laogailerde yaşananları tüm dünyaya açıklamaktadır.
Uzun yıllar bir laogaide kalmış olan Jean Pasqualini de bunlardan
birisidir. Laogainin iddia edildiği gibi bir "enstitü" değil, bir
işkence sistemi olduğunu söyleyen Pasqualini, bu kamplarda, olabilecek
en insanlık dışı manzaraların yaşandığını anlatır. Pasqualini'nin
açıkladığı gerçeklerden birisi de, Kızıl Çin'in, laogaileri veya
suçluların cezalandırılmasını anlatırken kullandığı aldatıcı üsluptur.
Buna göre;
Çin'de tutuklular, sosyalizmi iki elleri ile yeniden inşa etmek
için, kendilerini yenilemek için, yeniden doğmak için ve yepyeni
insanlar haline gelmek için zorla çalıştırılırlar. Laogailerde bulunan
işçi köleler, yalnızca insanlık dışı koşullarda çalışmak zorunda
kalmaz aynı zamanda hatalarının bedelini de öderler. Çin cezalandırma
sisteminin çok özel bir lugatı vardır: insanlık dışı terminoloji
insani bir dile çevrilmiştir. Birisi asla cezalandırılmaz, ancak
reformdan geçer. Hapishaneler genellikle, bireylerin çalışıp öğrendikleri
ve kendilerini yeniledikleri okullar olarak adlandırılır. Bir tutuklu
asla dayak yemez, kendisine ders verilir. Asla
aşağılanmaz, sadece eleştirilir. Ve hapishane yetkilileri size,
eleştirinin hükümetin size değer verdiğini gösteren bir şey olduğunu,
eleştiri olmadan gelişme olamayacağını anlatmakla vakit kaybetmezler.
Bilgi verenler (aslında bunlar ihbarcılardır), hükümete işini daha
iyi yapabilmesi için yardım eden kişilerdir. Bu kişiler aynı zamanda
tutuklulara "hatalarını anlamaları için yardımcı" olurlar. Tutuklular
arasında "yardım" en çok korkulan sözcüklerden biridir! Tutuklular
birbirlerini ispiyonlamazlar, sadece birbirlerine karşılıklı destek
verirler. Cezası dolan tutuklular mezun olmuşlardır ve topluma yeniden
karışabilir, yeni bir hayata atılabilir ve tekrar insanlar arasına
dönebilirler. Ancak serbest bırakılma sözcüğü de son derece yanlış
ve tehlikelidir. Çünkü pek çoğu çalışma kamplarında kalmaya devam
eder ve işçi köleler olarak kullanılırlar. Sadece artık statüleri
değişmiştir. Çünkü onlar artık "çalışanlar" veya "serbest kalmış
işçiler"dir.45
Fransız Le Courrier International isimli
dergide yer alan "Çalış ve Sus" başlıklı haber, çalışma kamplarında
yaşanan zulmü, çeşitli tanıkların ifadesinden yola çıkarak,
tüm detaylarıyla ortaya koyuyor. Haberde 18 yaşından küçük
çocukların hiçbir ücret ödenmeksizin zorla çalıştırıldıklarından
ve geceleri ahır benzeri hücrelere kapatıldıklarından bahsediliyor.
Özellikle de Guangdong'daki çalışma kamplarının 2. Dünya Savaşı'ndaki
kampları aratmadığının vurgulandığı yazı şu cümleyle bitiyor:
"İnsanı kahreden bir durum. Bu insanlar hayatta kalmanın zor
olduğu korkunç bir durumdalar..."
|
Çin komünistlerinin bu aldatıcı terminolojisi, George Orwell'in
ünlü 1984 adlı romanında tasvir ettiği ve asıl işi insanlara işkence
etmek olan "Sevgi Bakanlığı"nı hatırlatmaktadır. Komünist totaliterliğin
bu sahte terimlerine, hayatın her alanında rastlanır. Jean Pasqualini
bu ilginç terminolojiyi aktarmaya şöyle devam etmektedir:
Proletarya Diktatörlüğü şimdilerde yerini Halkın Demokratik Diktatörlüğüne
bırakmıştır. Sanki bir diktatör demokrat olabilirmiş gibi. Ya da
demokrasi, diktatörlüğü tolere edebilirmiş gibi. Bir insan ya biridir
ya diğeri. İkisi birden olamaz! Terminoloji değişmiştir, ama hedefler
hep aynıdır. 60'ların başında yaşanan ve 20 milyon insanın hayatını
kaybetmesi ile neticelenen kıtlık da resmi olarak hep üç yıl boyunca
süren ekonomik zorluklar olarak anılmıştır. Büyük Atılım projesinin
kurbanlarından bir kere bile bahsedilmemiştir. Tam tersine bu durum
iyi ve harika olarak tarif edilmiştir.46
ÇİN, MAHKUMLARIN ORGANLARINI
SATIYOR

Kızıl Çin yönetimi yıllardır kendisine gelir sağlamak için, tıbbi
yardım, hastaların iyiliği, atıkların değerlendirilmesi gibi gerekçeler
öne sürerek mahkumların organlarını satmaktadır. Diğer bir deyişle
mahkumların organlarını kar amaçlı kullanmaktadır. Devlet, mahkumların
idamından sonra kullanılabilir her organ başına ortalama 10-15 bin
dolar kar elde etmektedir. 1970'lerde çıkarılan "idam edilen mahkumların
bedenlerinin kullanılmasına" dair kanunla, idam edilen kişilerin
organlarının kullanılması meşru hale getirilmiştir. Buna göre, eğer
mahkum sahipsizse veya kendisi ya da ailesi ölümünden sonra organlarının
kullanılmasına izin vermişse, idam edilen kişilerin organları alınarak
satılmaktadır.
İlk bakışta belki makul gibi gözükebilecek bu uygulamanın, Çin'deki
ortam göz önünde bulundurulduğunda, aslında ne kadar vahşice olduğu
daha kolay anlaşılacaktır.

Her yıl binlerce insanın idam edildiği
komünist Çin'de, idam edilen kişilerin derileri soyuluyor,
böbrekleri alınıyor. Organları alındıktan sonra atık konumuna
gelen kişi ise bir torbaya konulup, çöpe atılıyor.
|
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Çin'de belki de en değersiz şey
insan hayatıdır ve sudan bahanelerle ayda ortalama 300 kişi idam
edilmektedir. İdam edilen kişilerin büyük çoğunluğu ise sahipsiz
konumundadır, çünkü aileler yakınlarının nerede tutuklu bulunduğunu
bilmedikleri gibi, genellikle idam edildiklerinden de çok sonra
haberdar olmaktadırlar. Çoğu zaman da idam edilen yakınlarına, kendi
başlarına bir şey gelmesinden çekindikleri için, sahip çıkmamaktadırlar.
Bu durum neredeyse idam edilenlerin hepsinin vücudunun parçalanıp
organlarının alınmasını meşrulaştırmaktadır. Nitekim Harry Wu, bu
gerçeği kendi yaşamından bir örnekle şöyle belirtmektedir:
Harry Wu
|
Herkes gayet iyi bilir ki Çin'de tüm toplum her yönüyle Komünist
Parti'nin denetimi altındadır. Ve eğer Çin Halk Cumhuriyeti'nde
bir kişi "devrim karşıtı" veya "sınıf düşmanı" olmakla suçlanmışsa
o kişi ya ailesinden tamamen koparılır, ya da ailesinin de onu suçlaması
sağlanır... Çalışma kampında tutulduğum 19 yıl boyunca ailemden
hiç kimse teknik olarak beni görmeye gelmedi. Eminim ki o zaman
idam edilseydim, ben de sahipsiz ya da ailesi tarafından reddedilenler
konumunda olacaktım ve bedenim hükümetin kar etmesi için kullanılacaktı.47
Ayrıca ailelerin idam olayından haberi olsa bile, Kızıl Çin hükümeti
idam edilen kişinin veya ailesinin iznini almaya pek de ihtiyaç
duymamaktadır. Ya da bir şekilde onları, yakınlarının organlarını
bağışlamaya ikna etmektedir. Mahkumların organlarının izinsiz olarak
Çinli yetkililerce alındığı Çinli bir doktor tarafından New York'da
yapılan bir açıklamada şöyle dile getirilmektedir:
Harry Wu ABD'de açıklama yapmadan önce izin diye bir şey yoktu,
ama şimdi Çin hükümeti mecburiyetten bazı formaliteler icat etti.
Dolayısıyla şimdi bir yabancı bu konuda bir şey sorduğunda artık
ona verecek cevabımız var: "Elbette, merak etmeyin."48
Dr. Wang Guoqi
|
Harry Wu 1994'de, mahkumların organlarının çıkarıldığı seanslara
defalarca katılmış bir hastane görevlisi ile yaptığı görüşmede,
görevlinin kendisine, "başı hedef alan tek bir kurşun, beyni parçalıyor.
Beyin ölümü gerçekleştikten sonra da, artık o bir insan sayılmıyor,
sadece bizim kullanacağımız bir atık durumuna düşüyor" dediğini
aktarmakta ve Çin hükümetinin mahkumlara bakış açısını gözler önüne
sermektedir. Buna göre mahkumlar, öldürülmesinde bir sakınca olmayan
ve bedenleri atık olarak kullanılabilecek kişilerdir.49
Daha sonra bu organlar devlet tarafından yurt dışındaki hastalara
fahiş fiyatlarla satılmaktadır. Hatta Çin'de doktorlar yurt dışından
gelen hastalara, toplu idam dönemlerini beklemelerini tavsiye etmektedirler.
Mahkumların organlarının alınmasından sonra bu organların kim için
ve nasıl kullanılacağı da komünist devlet tarafından belirlenmektedir.
Her zaman olduğu gibi, Komünist Parti yöneticileri öncelikli sınıftır.
Daha sonra yabancı veya yurt dışında yaşayan Çin vatandaşları gelir.
Eğer yeterince paraları varsa, Çin'de yaşayan halk da bu organlardan
faydalanabilir. En son faydalanma hakkına sahip olanlar ise, çok
ihtiyaçları olsa bile, sırada olan fakir Çinli hastalardır. Dolayısıyla
bu, insanlığın iyiliğine değil, Komünist Parti yöneticilerinin ve
elitlerin yararına çalışan bir sistemdir. Ve bu sistem, çoğu zaman
düşünmekten ve farklı fikir getirmekten başka hiçbir suçu olmadığı
halde katledilen kişilerin organları çalınarak yürütülmektedir.
Yapılan araştırmalar 1970'li yılların başından 1995 yılı ortasına
kadar Çin'de 20 bin böbrek naklinin gerçekleştirildiğini göstermektedir.
Uluslararası Af Örgütü'nün 1996 tarihli raporu ise idam edilen mahkumların
neredeyse %90'ının organlarının alındığını belirtmiştir. The Washington
Post gazetesi 27 Haziran 2001 tarihli sayısında, organ ticareti
içerisinde yer alan bir doktorun itiraflarına yer vermiş ve bu ticaretin
Çin'de ne derece yaygın olduğunun altını çizmiştir.
Türkiye, 5.2.95
|
Habere göre yanık uzmanı olan Wang Guoqi isimli
bu doktor 100'den fazla defa mahkumlardan organ alınması operasyonuna
katılmıştı. Bu operasyonlarda mahkumların derilerinin ve kornealarının
toplanmasına yardımcı olan Guoqi, çalıştığı "Tianjin Yarı Askeri
Polis Hastanesi"nde bu organların fahiş fiyatlara satıldığına da
tanıklık etmişti. İdam tarihlerini ve yerlerini, operasyona katılan
doktorların isimlerini ve tıbbi prosedürlerin grafik dökümünü de
detaylı olarak veren Dr. Wang Guoqi, mahkumların vurulduktan sonra
hemen ambulansa götürüldüğünü ve ölümünden birkaç dakika sonra organlarının
alındığını anlatıyordu. Daha sonra ceset krematoryuma götürülüyor
ve burada Guoqi ve diğer doktorlar cesedin derisini yüzüyorlardı.
Dr. Guoqi bu manzarayı şöyle anlatıyordu:
Çıkarılabilir tüm organlar ve dokular alındıktan sonra geriye çirkin
bir et yığını kalıyordu. Daha sonra ceset krematoryumun yetkilileri
tarafından alınıp götürülüyordu.50

|
Milli Gazete, 26.6.01
|
Milliyet, 28.6.01
|
|
Dahası Çinli yetkililer organların alınması için
her zaman mahkumun ölmesini beklemiyorlardı. Guoqi'nin yaşadığı
bir olay bu durumun çarpıcı örneklerinden birisiydi: Görevli mahkuma
ateş etmiş, ancak kurşun mahkumu anında öldürmemişti, mahkum yerde
titremeye devam ediyordu. Buna rağmen doktorlara mahkumu ambulansa
götürmeleri emredilmişti. Ürologlar hemen böbreklerini alırken,
Guoqi ve diğer yanık cerrahları deriyi soymuşlardı. Daha sonra da
yarı ölü olan mahkumu plastik bir torbaya koyup çöpe atmışlardı.51
|
|
Yanda The Observer
gazetesinde yayınlanmış olan ve Çin'de mahkumların organlarının
satılmasını konu edinen bir haber görülmektedir. "Çin
Ölen Mahkumların Organlarını Satıyor" başlığı ile verilen
haberde, organların genellikle yurt dışından gelen zengin
hastalara satıldığı bildirilmektedir. Çeşitli kaynaklarda
yer alan haberlere göre bir böbreğin satış fiyatı ortalama
10 bin dolardır. Çin'de yılda binlerce insanın idam
edildiği göz önünde bulundurulursa, Kızıl Çin yöneticilerinin
organ ticaretine neden ısrarla devam ettikleri daha
iyi anlaşılacaktır.
|
|
KIZIL ÇİN TARZI AİLE PLANLAMASI:
BEBEK CİNAYETLERİ

Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, sosyal güvenliğini sağlayabilmek
için uzun yıllardır aile planlamasına özel bir "önem" vermekte ve
bunu çeşitli kanuni yaptırımlarla düzenlemeye çalışmaktadır. Ne
var ki Allah korkusunun olmadığı, dini ve manevi tüm değerlerin
yok sayıldığı bir toplum yapısında böyle bir düzenleme büyük bir
vahşete dönüşebilmektedir. Çin'de ailelerin bilinçlendirilmesi ve
çeşitli tıbbi yöntemlerle kolaylıkla sağlanabilecek bir planlamanın
yerine, çocukların anne karnında veya doğduktan sonra katledilmesi
yöntemiyle nüfus planlaması yapılmaktadır. Kuşkusuz bu, dinden uzak
yaşayan, manevi değerlerini yitirmiş bir toplumun içine düştüğü
duyarsızlık ve vicdansızlığın boyutunu gösteren ibret verici bir
durumdur.
Hiç kimse Çin'de tam olarak kaç kadının zorla kürtaja maruz kaldığını
bilmemektedir, ama bu oran %1 dahi olsa, bu durumda milyonlarca
çocuğun katledilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
1998 yılında Çin'den ABD'ye iltica eden ve yaşadığı bölgede "aile
planlamasından" sorumlu olan Gao Xiao Duan isimli yetkilinin itirafları
tüm dünya kamuoyunun dikkatini bir kez daha Kızıl Çin'in bu ilkel
uygulamasına çekti. Çin'de kadınların çocuk sahibi olmamaları için
nasıl zorla kısırlaştırıldıklarına, annelerinin karnından alınan
çocukların nasıl ölüme terk edildiğine şahit olan Duan yaşadığı
olayları yaptığı basın toplantısında tüm dünyaya anlatmıştı. Anlattığı
olaylardan birinde 9 aylık hamile olan bir kadının evraklarının
üzerinde "doğum yapamaz" ibaresi yazılı olduğu için çocuğunun nasıl
elinden alındığını şöyle dile getirmişti:
Ameliyat odasında, alınan çocuğun dudaklarını nasıl emdiğini, kollarını
nasıl gerdiğini gördüm. Bir doktor zehiri beynine enjekte etti,
çocuk öldü ve bir çöp kovasına atıldı.52
|
Çin vahşetinin bir diğer
yüzü de zorunlu kürtaj politikasıdır. Çocuk sahibi olmalarına
izin verilmeyen kadınlar, hamileliğin ilerleyen aylarında
dahi olsalar, ya zorla kürtaj edilmekte ya da doğum yaptıktan
sonra çocukları öldürülmektedir.
|
Çocuk katliamının bir başka örneği de, Çin'deki iletişim ve haberleşme
yasaklarına rağmen dünya basınına yansıyan Hubei eyaletinin Caidian
köyünde yaşanan olaydır. İngiliz The Times gazetesinde, tüm dünya
kamuoyunu dehşete düşüren bu vahşet şu şekilde aktarılmıştır:
Dünya kamuoyu tarafından dehşetle karşılanan
bu olayda, bir bebek doğar doğmaz Çinli yetkililer tarafından ailesinin
gözü önünde boğularak öldürülmüştür. Aile planlaması politikasına
rağmen dördüncü çocuğuna hamile kalan bir anneye, önce çocuğunu
öldürmek üzere iğneyle ilaç verildi. Ancak buna rağmen çocuk sağlıklı
doğunca, doğumun ardından çocuğun babasına çocuğunu hastanenin dışında
öldürmesi için emir verildi. Çocuğunu öldürmeyi reddeden baba, çocuğu
bir binanın girişine bırakıp kaçtı. Kısa bir süre sonra bebeği bulan
bir doktor, annesine teslim etti ve çocuğun ve annenin tedavisini
yaptıktan sonra evlerine gönderdi. Ancak evlerine gittiklerinde
nüfus planlama dairesinin yetkilileri onları beklemekteydi. Bebeği
zorla alan yetkililer, ailesinin gözleri önünde bir pirinç tarlasında
çocuğu boğarak öldürdüler.53
|
|
Ünlü televizyon
kanalı CNN'de yer alan haberde Gao Xiao Duan'ın ABD
Senatosu Dış İlişkiler Bölümü'nde yaptığı konuşmada
çeşitli deliller sunduğu belirtiliyor. Görevde bulunduğu
14 yıl boyunca kendini bir "canavar" gibi hissetttiğini
söyleyen Gao'nun sunduğu bu deliller arasında zorunlu
kürtaj merkezini gösteren bir video kaset ve çeşitli
dokümanlar da bulunuyor. Söz konusu video görüntülerini
CNN'in web sitesinden izlemek mümkün.
|
|
Çin'de ve özellikle Doğu Türkistan'da izlenen aile planlaması politikasını
ele alırken üzerinde durulması gereken önemli bir diğer husus da,
Çin hükümetinin bu politikayı savunurken öne sürdüğü gerekçelerdir.
Bu gerekçelerden en dikkat çekeni ise "daha kaliteli bir millet
oluşturmak" sloganıdır. Bu Darwinist slogan daha çok faşist yönetimlerde
karşımıza çıkmaktadır ve 19. yüzyılda ortaya atılan öjeni teorisinin
Çin'deki bir uygulamasıdır. Öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların
ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan
ırkının "ıslah edilmesi" anlamına gelmektedir. Öjeni teorisinin
tarihteki en ünlü uygulaması ise Nazilerin Ari Irk oluşturmak için
işledikleri sistemli cinayetlerdir. (Detaylı Bilgi İçin Bkz. Darwinizm'in
Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 2001)
Elbette söz konusu uygulamanın Müslümanlara yönelik yüzü çok daha
ciddi boyutlar içermektedir. Müslümanlar söz konusu olduğunda acımasızlık
ve zalimlik iyice sınır tanımaz hale gelmektedir. Zaman zaman Çinli
ailelerin fazla çocuk yapmalarına göz yumulabilmekte ya da çok hafif
cezalara çarptırılmaları yeterli görülmektedir. Müslümanların birden
fazla çocuk sahibi olmalarına ise hiçbir koşulda izin verilmemektedir.
İkinci çocuğu olacak Müslüman kadınlar, hamileliğinin sekizinci,
dokuzuncu ayında bile olsa evlerinden alınıp götürülmekte ve çocukları
zorla alınmaktadır. Hatta Çin birlikleri çoğu zaman köy köy, kasaba
kasaba dolaşıp ikinci çocuğu olacak kadınları kamyonlara doldurup
götürmektedir. Son derece ilkel koşullarda gerçekleştirilen kürtajlar
neticesinde ise genellikle yalnızca bebekler değil, anneleri de
hayatlarını kaybetmektedir.
Sabah, 6.8.01
Sabah. 28.8.00
|
Nitekim bu politika neticesinde son dokuz yıl
içerisinde Doğu Türkistan'da doğum oranları %19 oranında azalmıştır.54
Bu şekilde hayatını kaybeden yüzlerce Doğu Türkistanlı Müslüman
kadından ikisinin hikayesini Doğu Türkistan halkının merhum lideri
İsa Yusuf Alptekin'in oğlu Arslan Alptekin şöyle anlatmaktadır:
6 Mayıs 1986 tarihinde Turahan Ayşem isimli 29 yaşındaki bir kadın
kendisine yapılan kürtaj sonrası kan kaybından ölmüştür. Ağustos
1997 tarihinde Doğu Türkistan'ın Toksu ilçesinde Çolpanhan isimli
bir kadın hamile olduğu için kürtaja zorlanmış, ayrıca kocası da
3.000 yuan para cezasına çarptırılmıştır... Zorla evden alınan kadın,
bir fırsatını bularak sağlık merkezinden kaçmış ve bir mezarlığa
sığınarak kendi başına doğum yapmıştır. Daha sonra başka bir şahıs
tarafından alınarak evine getirilen Çolpanhan, bir ihbar üzerine
tekrar yakalanmış ve götürüldüğü polis merkezinde bebeği sıcak suya
batırılmak suretiyle katledilmiş, bu acıya dayanamayan anne de ölmüştür.55
Doğu Türkistan'dan ismini vermek istemeyen bir yetkili ise, 200
bin nüfuslu bir kasabada 35 bin hamile kadının hükümet kontrolüne
tabi tutulduğunu, bunların 686'sının kürtaj yaptırmaya mecbur bırakıldığını,
993'ünün hamileliklerine engel olunduğunu, 10.708'inin de kısırlaştırıldığını
dile getirmektedir. Yine aynı yetkilinin bildirdiğine göre, 180
bin nüfuslu bir başka kasabada, sadece 1.000 kadına doğum yapması
için izin verilmiştir. Bu da 35 kadında bir kadının doğum yapabilmesi
anlamına gelmektedir. Aynı kasabada 40 kişi ise, eşi hamile olduğu
için işten atılmıştır.56
Yukarıda anlatılan vahşi nüfus planlamasının benzerleri, tarihte
kendi ideolojilerini hakim kılmak, iktidarlarını sağlamlaştırmak
için pek çok diktatör ve zalim yönetici tarafından uygulanmıştır.
Bu zalimlerden biri de, kendi batıl dinini tanımayan ve Allah'a
iman eden halkına yaptığı işkencelerle tarihe geçmiş olan Firavun'dur.
Firavun da tıpkı Kızıl Çin'in inkarcı liderleri gibi, iman edenlerin
sayısının artmasını ve onlar üzerindeki hakimiyetinin zayıflamasını
engellemek için, bu insanları güçten düşürüp, zayıf bırakmış ve
çocuklarını katletmiştir. Bu durum Kuran'da şu şekilde belirtilir:
Gerçek şu ki; Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş
ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü. Onlardan bir
bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınları
diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)
Ancak Allah, Firavun'u yaptığı azgınlıklar neticesinde cezalandırmış;
onu, tüm insanlığa ibret olacak şekilde öldürmüş ve hüsrana uğrayanlardan
kılmıştır. Kuşkusuz Firavun zihniyeti taşıyan ve bu zalimlikten
vazgeçip tevbe etmeyenlerin uğrayacağı son da tarihteki benzerleriyle
aynı olacaktır.
|
ÇOCUKLARINI YALNIZCA KIZ OLDUKLARI
İÇİN KATLEDEN ÇİNLİ AİLELER
Çin'de komünistlerin iktidarı ele geçirdikleri
günden beri yaptıkları din karşıtı propagandalar ve dinin
yaşanmasına karşı aldıkları katı tedbirler Çin halkını maddi
ve manevi alanda büyük bir çöküşe sürüklemiştir. İnsanların
hayvan sürüleri gibi görüldüğü, vahşetin son derece olağan
karşılandığı bu ortam ile Kuran'da anlatılan inkarcı toplumların
benzerliği ise oldukça dikkat çekicidir. Bu benzerliklerden
birisi de kız çocuğu sahibi olanların, toplum içinde kız çocuklarının
itibar görmediği düşüncesi ile çocuklarını kendi elleri ile
öldürmeleridir. Kuran'da cahiliye toplumunun bir özelliği
olarak anlatılan ve şiddetle kınanan bu vahşi uygulama, bugün
Allah inancından uzak yaşayan Çin toplumu içerisinde oldukça
yaygındır.
Zorunlu aile planlaması uygulamaları, Çin'in
din dışı gelenekleri ile birleşince pek çok ailenin yeni doğan
kız çocuklarını kendi elleri ile öldürmelerine neden olmaktadır.
Kanunlara göre tek çocuk sahibi olma hakkı olan Çinli aileler,
ilk çocukları eğer kız olursa çoğu zaman bu çocuğu ölüme terk
etmektedirler. Çünkü Çin geleneklerine göre erkek çocuk daha
değerli görülmektedir ve ilk çocukları kız olursa erkek çocuk
edinme imkanlarını tamamen kaybedecek olan aileler bunu engellemek
için kızlarını öldürmektedirler. Çin'de bu nedenle her yıl
1 milyona yakın kız çocuğunun ölüme terk edildiği tahmin edilmektedir.1

|
Türkiye, 15.5.01
|
Posta, 16.2.01
|
|
Oysa Kuran'da, tüm insanların kadın-erkek
ayrımı yapılmadan Allah katında eşit oldukları bildirilmiştir.
Allah insanlar arasındaki üstünlüğün ise ancak takvaya (ahirette
insana zarar verecek, sonsuz bir azaba yol açacak her türlü
nefsi günah ve isyandan sakınmak) göre olacağını belirtmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek
ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi
halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında
sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca
en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)
Bu nedenle iman eden bir insan için sahip olduğu
çocuğun cinsiyeti değil, ahlakı önemlidir. Öte yandan Allah'ı
tanımayan, Allah korkusunu bilmeyen ve ahiret inancı da olmayan
toplumlarda, bir çocuğu sadece kız olduğu için öldürmek gibi
son derece korkunç cinayetler işlenebilmekte, hatta bunlar
zaman içinde gelenek haline dönüşerek meşrulaştırılmaktadır.
Oysa kız ve erkek çocuklar arasında ayrım yapmak Kuran'da
şiddetle kınanmıştır. Allah bu anlayıştaki insanların durumunu
ayetlerde şu şekilde bildirir:
Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği
zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine
verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir;
onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak,
verdikleri hüküm ne kötüdür? Ahirete inanmayanların kötü örnekleri
vardır, en yüce örnekler ise Allah'a aittir. O, güç sahibi
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 58-60)
1- Yeni Binyıl gazetesi, 25 Ağustos
200
|
DOĞU TÜRKİSTAN'A ÇİNLİ GÖÇÜ

Kızıl Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı asimilasyon
politikalarından birisi de sistemli olarak bölgeye düzenlenen Çinli
göçüdür. Aslında bu uygulama bir anlamda Çin'in Doğu Türkistan için
yaptığı büyük planın tamamlayıcısı niteliğindedir. Bir yandan Doğu
Türkistan Müslümanları tutuklanarak, öldürülerek, çalışma kamplarına
gönderilerek topraklarını terk etmeye zorlanmakta, bir yandan da
bölgeye Çinli nüfusun göç etmesi sağlanarak, Doğu Türkistan Müslümanları
tamamen etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde Doğu
Türkistan'ın çoğunluğunu teşkil eden Türk nüfus, sistemli olarak
azalacak ve kendi topraklarında hak iddia edemeyecek hale gelecektir.
Mao Çin'de yönetimi ele geçirdiğinde Doğu Türkistan nüfusunun %93'ünü
Uygur Türkleri oluşturmaktaydı ve Çinlilerin oranı %6-7 civarında
idi. Aradan geçen elli yıl içerisinde Çinli nüfusun oranı %42'ye
ulaştı. 50 yıl önce sayıları 300 bini bulmayan Çinlilerin nüfusunun
günümüzde 6 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bunun için
1950'lerden itibaren Doğu Türkistan'a Çinli göçünü resmi olarak
destekleyen tarımda kalkınma, göçmenlerin korunması gibi politikalar
izlendi. 1980'lerin başında ise, bölgede etnik kaynaklı gerginliklerin
artması ile birlikte, Çinli göçünü destekleyen resmi uygulamalarda
bir azalma oldu. Ancak bu, Çin'in, bölgeyi bir Çin eyaleti haline
getirme isteğinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Bu sefer de,
Çin ekonomisine hizmet etmek üzere Doğu Türkistan'da kurulan fabrikalara
yerleştirilen kalifiye elemanlar sayesinde bölgedeki Çinli nüfusun
sayısı artırıldı.
Çin'in Müslüman Türk kimliğini eritme politikası, bölgeye yerleşen
Çinlilerin yanında Müslümanları kendi vatanlarında ikinci sınıf
insan durumuna düşürmüştür. Bölgeye akın akın getirilen Çinli göçmenler
ülkenin en verimli topraklarına yerleştirilirken, yerli halk kurak
bölgelere göç etmeye zorlanmıştır. Çinliler her türlü siyasi, ekonomik,
teknolojik ve sosyal imkandan sonuna kadar faydalanırken, Müslüman
Türk nüfus gittikçe fakirleşmiştir. Doğu Türkistan'a getirilen Çinliler
ile Müslüman yerli halkın yaşam standartları arasındaki fark, Arslan
Alptekin tarafından şöyle dile getirilmektedir:
Türkler en ağır işlerde karın tokluğuna çalıştırılırken, Çinli
göçmenlere özel siyasi ve ekonomik imtiyazlar verilmektedir. Müslüman
halk kırsal kesimlerde ve kenar mahallelerde alt yapıdan yoksun
harabe evlerde otururlarken, Çinli göçmenlere alt yapısı tamamlanmış
modern yerleşim bölgeleri inşa edilmektedir. Sosyal yapıdaki dengesizlik
her bakımdan Türk halkının aleyhine gelişmektedir.57
Çin'in Doğu Türkistan'daki nüfusunu artırma çalışmaları 90'lı yıllardan
itibaren daha da hız kazanmıştır. Kızıl Çin hükümeti bu artışı makul
bir zemine oturtabilmek için çeşitli ekonomik yatırımları öne sürmekte,
çoğu zaman da sırf bunun için özel projeler geliştirilmektedir.
Örneğin Hong Kong'ta yayınlanan Trend isimli dergi Ekim 1992 sayısında,
Çin Devletinin 2000 yılı içerisinde Doğu Türkistan'a 5 milyon Çinli
yerleştirmeyi planladığını gösteren bir gizli belge yayınlamıştır.58
Üstelik bu rakama Doğu Türkistan'da sürekli olarak tutulan Halkın
Kurtuluş Ordusu'nun personeli, kalifiye Çin işçileri ve bölgeye
özel olarak gönderilen kriminal Çinliler dahil değildir.
DOĞU TÜRKİSTAN'DA BİNTUAN'IN
ROLÜ

Komünizmin iktidara gelişinin ardından Mao'nun başlattığı Büyük
Atılım'ın en önemli parçalarından birisi de Doğu Türkistan gibi
etnik farklılıkların olduğu bölgelere yapılan yatırımlardı. Bu atılım
çerçevesinde, sözde Doğu Türkistan'ı geliştirmek ve ilerletmek için
Bintuan adı ile bilinen Sincan Üretim ve İnşaat Ordusu (XPCC) kuruldu.
Bu ordunun sözde sivil bireyleri, Çin'in geri kalmış bu bölgesini
kalkındıracaklardı. Bunun için ülkenin dört bir yanından Çinliler
bu bölgeye getirildi ve kurulan çalışma kamplarında çalışmaya başladılar.
Çin yönetimine başkaldıran Müslümanların bastırılması için kurulan
askeri birliklerin işi azaldığında, tarımsal kalkınma projelerine
destek vermeleri için oluşturulan birlik 1975 yılında feshedildi.
1981 yılında Bintuan, "10. Üretim Birimi" gibi garip bir isimle
tekrar oluşturuldu ve bugün de aktif olarak işlemektedir. Bu birim
bir milyonu işçi olmak üzere 2.28 milyon kişiden oluşmaktadır. Bintuan'ın
farklı sorumlulukları vardır. Müslümanların bağımsızlık hareketlerinin
en acımasız şekillerde bastırılması, "laogai" olarak anılan toplama
kamplarının idare edilmesi, yüz binlerce Çinli suçlunun yeni yerleşim
yerleri olan Doğu Türkistan'a getirilmelerinin organize edilmesi
bunlardan bazılarıdır.
Pek çok akademisyenin de belirttiği gibi Bintuan'ın asıl amacı
Doğu Türkistan'ı sömürgeleştirebilmektir. Örneğin James Seymour
New Ghosts Old Ghosts- Prisons and Labor Reform Camps in China (Eski
Hayaletler Yeni Hayaletler-Çin'de Hapsihaneler ve İşçi Reform Kampları)
adlı kitabında, Bintuan hakkında çok detaylı bilgi verir; Bintuan'ın
hapishaneler ve çalışma kampları ile kurmuş olduğu ağı deşifre eder.
Bintuan, Doğu Türkistan'ın kuzeyi ile güneyini birbirinden ayıracak
bir hat üzerine kurulmuştur. Milyonlarca hektarlık bir arazi üzerinde
hak sahibidir ve nüfusunun büyük çoğunluğunu Çinliler oluşturur.
Uygur Özerk Yönetiminden bağımsızdır ve kendi güvenlik kuvveti,
mahkemeleri, tarımsal ve endüstriyel yatırımları vardır. Ve elbette
tüm bunların yanı sıra geniş bir alanı kapsayan çalışma kampları
ve hapishaneler de Bintuan'ın denetimindedir.
İşin daha da ilginç olan yönü, Kızıl Çin'in her türlü insan hakkına
karşı olan bu sözde üretim birliklerinin, yakın geçmişte, Dünya
Bankası tarafından da finanse edilmiş olmasıdır. Bunun için Çin,
Atılım Projesi adını verdiği bazı programlar belirlemiş ve bu programları
Dünya Bankası'nın da desteklemesini sağlamıştı. Buna göre, sözde
Doğu Türkistan bölgesinin ilerlemesini ve gelişmesini sağlamak amacı
ile çeşitli çalışma sahaları oluşturulacak ve bu alanlar sayesinde
bir yandan bölgenin ekonomik olarak kalkınması sağlanacak bir yandan
da yerli halka iş imkanları oluşturulacaktı. Ancak projenin hayata
geçirilişi kağıt üzerinde belirlendiği gibi olmadı. Çünkü bu iş
alanları, başta Müslümanlar olmak üzere Çin'in suçluları cezalandırmak
için kurduğu zorunlu çalışma kamplarıydı. Elde edilen gelir de bölgenin
değil, Çin'in ekonomisine katkıda bulunuyordu. İşte Dünya Bankası'nın
bizzat destek verdiği Atılım Projesi'nin asıl yüzü buydu. Dr. Paul
George 1998 tarihli bir raporda bu durumu Harry Wu'nun nasıl açıkladığını
şöyle vurgulamıştı:
XPCC konusunda Dünya Bankası 1996'da büyük bir tartışmanın içine
girmek durumunda kaldı. Çin'in ünlü muhalif isimlerinden Harry Wu,
Birleşik Devletler Dış İlişkiler Komitesi önünde verdiği ifadesinde,
organizasyonun (XPCC) Doğu Türkistan'da Dünya Bankası desteği ile
yürütülen atılım projesi kapsamında 14 zorunlu çalışma kampını idare
ettiğini söyledi. Dünya Bankası fonunun Uygur halkına yardım için
kullanılması gerekiyordu, ancak iki Uygur kökenli XPCC yöneticisinin
de onayladığı gibi bu fon, Çin'in bölge üzerindeki denetimini güçlendirmek
ve muhalif kişilere karşı daha sert tedbirler alabilmek için kullanılmıştı.59
Yetkililer ilerleyen yıllarda, Bintuan'ın topraklarının üç kat
daha genişleyeceğini tahmin etmektedir. Çünkü Doğu Türkistan toprakları
içinde yavaş yavaş bağımsız bir Çin eyaleti oluşturulmaktadır. Ayrıca
Bintuan Çin tarafından her zaman için Doğu Türkistan'da düzeni sağlayan
temel unsurlardan biri olarak görülmüştür. Bunun en önemli örneklerinden
biri, 1997 yılında Gulja'da çıkan ayaklanma sonrasında Bintuan'ın
4. Birliği'nin bölgeye konuşlandırılması ve Müslümanları yakalayıp
tutuklaması için kullanılması olmuştur. Bintuan bugün de hala Müslümanlara
karşı olan sindirme görevini titizlikle devam ettirmektedir.
Kızıl Çin hükümeti adam öldürmekten, tecavüzden, hırsızlıktan yargılanmış
ve hüküm giymiş yüz binlerce kişiyi Bintuan denetimindeki çalışma
kamplarında cezalarını çekmeleri için Doğu Türkistan'a göndermekte,
ancak cezasını çeken kişilerin tekrar Çin'e dönmesine izin verilmemektedir.
Bu kişilerin pek çoğu Müslümanların zorla çıkarıldıkları topraklara
yerleştirilerek burada çalıştırılmaktadır. "Reforma uğramış çiftçiler"
olarak adlandırılan bu kişilerin daha sonra ailelerini de yanlarına
almalarına müsaade edilmekte ve bu şekilde tamamen Doğu Türkistan'a
yerleşmeleri sağlanmaktadır.
Söz konusu reforma uğramış çiftçilerin sayısının artması ile birlikte
Doğu Türkistan'da suç oranları da yükselmiş, özellikle Müslüman
Türk halka karşı uygulanan hırsızlık, adam öldürme, tecavüz ve çocuk
kaçırma olaylarının sayısında artış olmuştur. Kaçırılan Müslüman
çocukların ise çoğu zaman izi bulunamamaktadır. Müslüman halk, çocuklarının
ya Çin'e götürülüp orada satıldıklarından ya da öldürülüp organ
ticaretinde kullanıldıklarından endişe etmektedir. Ne var ki çoğunluğunu
Çinlilerin oluşturduğu polis teşkilatı Müslümanların şikayetlerini
ciddiye almamakta ve onları korumak için hiçbir girişimde bulunmamaktadır.60
Kitap boyunca detaylı olarak tarif edilenler, Darwinist-komünist
zulmün çarpıcı örnekleridir. Kadınların zorla kürtaj yapılmaları,
insanlık dışı uygulamalara maruz bırakılmaları, kundaklarındaki
çocukların "nüfus planlaması" adı altında vahşice öldürülmeleri,
insanların üzerlerinde aynı bir kobay gibi nükleer denemelerin yapılması
"insanı bir hayvan gibi gören" Darwinist düşüncenin çarpıcı bir
sonucudur. Bu zulüm, yaşamı çıkarlar için bir mücadele alanı olarak
tanıtan Darwinist telkinlerin bir komünist devletteki uygulanış
şeklidir. Ve son bulması da ancak söz konusu karanlık ideolojinin
yeryüzünden silinmesiyle mümkün olacaktır.
|
KIZIL ÇİN ORDUSUNU İSRAİL
SİLAHLANDIRIYOR
Doğu Türkistan'da Çin'in yaptıkları ile
İsrail'in Filistin'de yaptıkları karşılaştırıldığında, bir
yanda komünist bir yanda kapitalist yönetim olduğu halde,
pek çok benzerlikle karşılaşılacaktır. İki devleti birleştiren
ortak payda ise Müslüman halka karşı giriştikleri soykırımdır.
Her iki devlet de Müslümanlara ait toprakları işgal altında
tutmakta, Müslüman halkı askeri, siyasi ve ekonomik olarak
şiddet ve baskı dolu bir işgal altında yaşamaya zorlamaktadırlar.
Her iki bölgede de işkenceler, haksız tutuklamalar, katliamlar,
kıyımlar en çok duyulan sözcükler arasındadır. Çin ile İsrail
arasındaki bu benzerlik, bir işbirliğinin temeli olmuştur.
Çin, Halkın Kurtuluş Ordusu'na İsrail'den silah temin etmektedir.
Çin-İsrail
askeri ilişkileri 1970'lerin ilk yarısında başladı. İsrail
ilk olarak, Çin'in eski Sovyet silahlarından ibaret olan ordusunun
yenilenmesine yardımcı oldu. 1980'lerin ortalarından sonra
ise Birleşmiş Milletler'deki İsrail ve Çin büyükelçileri aralarında
resmi iletişim başladı. Görünürde 'tarımsal işbirliği' gibi
gerekçelerle yürütülen bu ilişkiyi sağlam kılan asıl unsur
ise İsrail'in Çin'e temin ettiği silahlardı.
İsrail'in Çin'e yaptığı yüklü miktardaki
silah satışı, Mossad adına çalışan İsrailli işadamı Shaul
Eisenberg aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. Bağlantılar sağlandıktan
sonra gizli anlaşmalar ve nakliye ise Mossad'ın göreviydi.1
Rabin'in 1993 yılında Pekin'e yaptığı ziyarette
İsrail ile Çin arasında nükleer denemeler ve teknoloji alanında
işbirliği anlaşmaları imzalandı. İsrail ile Çin arasındaki
askeri ilişkinin boyutlarına, Tel Aviv'de yayınlanan Jerusalem
Post gazetesi de değindi. The Times'in yayınladığı bir CIA
raporuna dayanan Jerusalem Post, İsrail'in uzun yıllardır
kesintisiz olarak Çin'e silah sattığını belirtiyor ve şöyle
diyordu:
Çin ve İsrail, aralarındaki teknolojik
ve askeri işbirliğini resmi hale getirmeye ve geliştirmeye
çalışıyorlar. Çin, İsrail'in askeri teknolojisinden, tank
ve radar sistemlerini geliştirmesi için yardım umuyor. Çinliler
on yıllardır bu konuda İsrail'den gizli olarak aldıkları yardımları
da resmi hale getirmek istiyor... Şimdi de İsrail'in, son
derece gelişmiş olan "Arrow" anti-füze sistemini Çinliler
ile paylaşıp paylaşmayacağı sorusu gündemde.2
Bu yakınlaşmanın temelinde Çin'in, Doğu
Türkistan'da ya da yakın çevresindeki bölgelerde İslami yükselişten
duyduğu endişe yatmaktadır. Washington Report on Middle East
Affairs' dergisinde de Çin-İsrail ittifakının temelinde Çin'in
"İslami akımları nötralize etme" çabasının yattığı, Pekin'in
Doğu Türkistan'daki 20 milyonu aşkın Müslüman nüfustan son
derece rahatsız olduğu bildirilmişti.3
1. Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spice
a Prince: The Complete Story of Israel's Intelligence Community,
Boston, Houghton Mifflin Company, 1991, s. 346
2. Jerusalem Post, 23 Ekim 1993
3. Washington Report on Middle East Affairs, Ocak 1994
|
ÇİN'E İSRAİL MODELİ

Çin'in Doğu Türkistan'a 5 milyon Çinli daha yerleştirebilmek için
hazırladığı projelerden birine International Herald Tribune gazetesinde
yer verilmiştir. Gazetede yayınlanan haberde, Çin'in bu projesinden
bahsedilirken, en az proje kadar ilginç bir noktaya temas edilmiş
ve Çin'in uygulamaları ile İsrail'in uygulamaları arasındaki benzerliğe
dikkat çekilmiştir. Bu projeye göre Çin asıllıların azınlıkta bulunduğu
Çin'in batı bölgesine (yani Doğu Türkistan'a), 14 milyar dolarlık
bir yatırım yapılacak ve bu sayede hem tarımsal olarak hem de yeraltı
zenginlikleri kullanılarak bölgenin imkanlarının tam kapasite olarak
Çin ekonomisi tarafından kullanılması sağlanacaktı.
Aslında bu proje bölgeye Çinli göçü sağlayabilmek için zekice hazırlanmış
bir kılıftı. Çünkü tüm yaptırımlara ve göç edenlere sağlanan kolaylıklara
rağmen bölgedeki Çinlilerin sayısında azalma olmuştu. Bunun üzerine
Çin hükümeti bölgede, tıpkı İsrail'in Filistin topraklarında yaptığı
gibi, Çinli yerleşim birimleri inşa etmeye başladı. Çin'in diğer
bölgelerinde açlık ve fakirlikle mücadele eden Çinlilere göç etmeyi
daha cazip hale getirebilmek için de çeşitli ekonomik yatırımlar
planlandı. Böylece bölgeden geriye dönen göçün engellenmesi ve nüfus
dengesinin Çin lehine çevrilmesi hedeflenmekteydi.

Fransız Le Figaro dergisinde yer alan
soldaki resim, Çin polisinin Doğu Türkistan halkına yönelik
zulüm ve işkencesinin bir belgesi niteliğindedir. Doğu Türkistan
halkına yönelik Çin zulmünü protesto etmek isteyenler, Çin
askerleri tarafından halkın karşısına çıkarılıp, aşağılanırlar.
(yukarıda) Bu uygulamanın ardından çoğu zaman işkence ve ölüm
gelir.
|
Görüldüğü gibi yapılan plan, İsrail tarzı bir sömürgeciliğin izlerini
taşımaktadır. Anlaşılan İsrail, Çin'e sadece silah satarak ve istihbarat
desteğinde bulunarak yardım etmekle kalmamakta, kendisinin yarım
asırdır Filistinli Müslümanlara uyguladığı baskı ve şiddet yöntemlerini
(başarıya ulaştığını düşündüğü için olsa gerek) Kızıl Çin'e de tavsiye
etmektedir. Kızıl Çin de tıpkı İsrail gibi, kendisine ait olmayan
bir toprağı işgal etmiştir ve tıpkı İsrail'in Filistin topraklarında
tüm dünyaya rağmen sürekli yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesi
gibi, kendi vatandaşlarını buraya yerleştirerek bu topraklardan
Müslümanların izlerini tamamen silmeyi hedeflemektedir.
İngiliz Durham Üniversitesi'nde modern Çin tarihi dersleri veren,
tarihçi Michael Dillon ise China Goes West: Laudable Development?
Ethnic Provocation? (Çin Batıya Gidiyor: Takdir Edilecek Bir Gelişme
mi? Etnik Provokasyon mu?) başlıklı makalesinde, Çin'in bu politikasının
ardında gizlenen asıl amaçlara dikkat çekerek şu tespitlerine yer
vermektedir:
Çin yüzyıllardır en fakir bölgesi olan batı bölgesi üzerinde oldukça
azimkar bir teoriyi hayata geçirmek üzere. Projenin görünen yönü
ekonomik bir proje olması, özellikle de fakirliğe çözüm üretmeye
çalışması. Ancak Go West (Batıya Git) projesi, dramatik bir şekilde
etnik dengelerde değişikliğe sebep olabilir ve bu yönüyle bölgede
etnik çatışmaların tırmanmasına gebedir.61
Çin'in hedefi Doğu Türkistan'da herhangi
bir ekonomik gelişme sağlamak değil, askeri gücünü kullanarak
Doğu Türkistan halkını sindirebilmektir.
|
Dillon'un da dile getirdiği gibi bu proje bölgede etnik çatışmaları
tırmandırmayı hedefleyen ve böylece Doğu Türkistan Müslümanlarına
yönelik baskıcı politikayı meşru bir zemine oturtmaya çalışan bir
modern sömürgecilik projesidir. Çin ekonomik kalkınma kılıfını kullanarak
bir yandan da projesini Batı sermayesi ile finanse etmeye çalışmaktadır.
Bu durum Dillon tarafından şöyle açıklanmaktadır:
Bu koşullar altında ekonomik kalkınma asla fakirliği ortadan kaldıracak
etkisiz bir araç olarak kalmayacaktır. Bu, bilinçli olarak kullanılan
siyasi bir araçtır ve Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan,
Tacikistan, Afganistan, Hindistan ve Pakistan'la sınırı olan batı
bölgesini dengeye sokmak için dizayn edilmiştir. Denge Çin hükümetinin
siyasi ve askeri olarak her türlü bağımsızlık veya otonomi talebini
baskı altında tutmasını zorunlu kılmaktadır. Bu durumda Çin bir
kapana sıkışmıştır. Sürekli ayaklanmalar, çatışmalar olan bir bölgeye
yabancı sermayeyi çekemeyeceği de açıktır...62
Görüldüğü gibi ekonomik kalkınma sözü, Çin'in batı sermayesini
bölgeye çekmek için kullandığı bir araçtır. Asıl amaç ise bölgeyi
kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebileceği bir sistemi tüm
kurumlarıyla birlikte ayakta tutmaktır. Nitekim, önceki bölümde
de üzerinde durduğumuz gibi, Çin çeşitli bahanelerle geçmişte de
Batı sermayesini suistimal etmeyi başarmış ve aldığı finansmanı
Doğu Türkistan Müslümanlarını daha çok baskı altına almak, insan
haklarını en acımasız yöntemlerle ihlal etmek için kullanmıştır.
Örneğin, benzer bir kalkınma planı daha önce Kaşgar'da uygulanmış
ve Müslüman çiftçilerin zorla yerlerinden çıkarılıp, başka yerlerde
tarım yapmaya zorlanması ile neticelenmiştir. Neticede Kızıl Çin'in
Batı'nın gözünü boyayarak başlattığı her kalkınma girişimi Müslümanların
daha çok eziyet görmesi, baskının ve şiddetin daha çok artması ve
yurtlarını Çinlilere terk etmek zorunda kalmaları ile sonuçlanmıştır.
Söz konusu İsrail patentli projenin hayata geçirilmesinin de Müslümanlar
için yeni bir sıkıntı ve zorluk anlamına geleceği gayet açıktır.
ÖZERK YÖNETİM ALDATMACASI

Bugün siyasi literatürde Doğu Türkistan, "Sincan Uygur Özerk Yönetim
Bölgesi" olarak geçmektedir. Özerk yönetim, öncelikli olarak merkezi
yönetimin talep ve emirlerini değil, bölge nüfusunun çoğunluğunu
oluşturan halkın ihtiyaç ve taleplerini göz önünde bulunduran, kısmi
bağımsızlığa sahip bir yönetim şekli olarak bilinir. Ne var ki,
özerk yönetimin Doğu Türkistan'da uygulanan şekli ile siyasi literatürde
yer alan söz konusu tarifi arasında pek bir benzerlik yoktur. Her
ne kadar çeşitli yönetim kadrolarında Uygur Türkleri yer alıyor
olsa da, bu kişilerin halkın istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda
hareket etmeleri mümkün değildir, çünkü Uygurlar makam sahibi olabilmekte
ama asla otorite sahibi olamamaktadır.

Komünist Çin'in Doğu Türkistan'ı ekonomik
olarak kuşatması Müslüman halkın sıkıntı ve ihtiyaç içinde
yaşamasına neden olmaktadır.
|
Doğu Türkistan halkının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak hareket
etmeye kalkan bir yönetici, kısa süre içerisinde görevinden alınarak
cezalandırılmaktadır. Çinli bir yönetici ile Doğu Türkistanlı bir
yönetici arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlıkta ise, cezalandırılan
taraf her zaman için Doğu Türkistanlılardır.
Özerk yönetimin idaresi, yetkiler, milliyetlerin eşitliği, azınlık
hakları gibi yasalarla korunan haklar, yine bizzat bu yasaları hazırlayan
Pekin yönetimince çiğnenmektedir. Tüm yetkiler Çinlilerin elindedir.
Kukla olarak özerk yönetim organlarında görevlendirilen etnik unsurların
siyasi, ekonomik ve askeri karar verme, denetleme yetkileri Çin
Komünist Partisi kontrolü altındadır. Alman yazar Ulrich Schmid
"Pekin's Campaign to Destroy Uigur Culture" (Pekin'in Uygur Kültürü'nü
Yok Etme Kampanyası) adlı makalesinde bu durumu şöyle dile getirmektedir:
... Diğer bir deyişle Çin'in en kuzeybatısı olan bu topraklarda
gücün gerçek yüzü, çizilen umut verici manzaradan çok daha farklı...
Çin'de gerçek güç devletin organlarında değil, Komünist Parti'nin
yönetici kadrolarının elinde olduğu için, asıl yöneticiler her zaman
için Çinliler.63
Der Spiegel dergisi ise Doğu Türkistan'la ilgili hazırladığı bir
haberde, Doğu Türkistan'ın özerk yönetim değil bir Çin sömürgesi
olduğunu ve Çinli yöneticilerin, Müslüman Türk halka karşı duyarsızlıklarını
şöyle anlatır:
Çin'in Sincan'daki yönetimi her yönü ile tam bir sömürge düzeni.
Çinliler on yıllardır bu ülkede yaşıyor olmalarına rağmen, hiçbiri
yerli halkın resmi dilini konuşmuyor. Üzerinden geçimlerini kazandıkları
bu ülke ile ilgilenmiyorlar. Yerli halkın geleneklerini göz ardı
ediyorlar. Kısaca Çinli yetkililer yerli halktan nefret ediyorlar.64

Doğu Türkistan'ın en önemli
gölü olan Lop Nor'un çevresi genelde bataklık görünümündedir.
Bu bölgelerde yaşayan halk son derece zor koşullarla mücadele
etmek zorundadır.
|
Doğu Türkistan'ın bir özerk yönetim değil, sömürge ülkesi olduğunun
bir diğer göstergesi de, bu yönetimin vatandaşlarının kendi toprakları
içinde seyahat etme özgürlüğüne dahi sahip olmamalarıdır. Birleşmiş
Milletler Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Komitesi Sözleşmesi'nin
5. maddesine rağmen Çin Hükümeti, Doğu Türkistan'da seyahat hürriyetlerine
kısıtlama getirmiştir. Doğu Türkistanlıların bir köyden başka bir
köye, ilçeye, şehre göç etmeleri yasaktır ve izne tabidir. Bilhassa
kırsal kesimden şehre göç kesinlikle yasaklanmıştır. Bu nedenledir
ki, Doğu Türkistan nüfusunun yaklaşık %90'ını kırsal nüfus oluşturmaktadır.
Doğu Türkistanlı vatandaşların yurt dışı seyahatlerine de kısıtlamalar
getirilmiştir. Çoğu insanın, herhangi bir sabıkaları olmamasına
rağmen yurt dışına çıkmaları, Çin içinde başka bölgelere seyahat
etmeleri de yasaklanmıştır.

Çin'in Doğu Türkistan'a düzenli olarak Çinli göçü gerçekleştirmesi,
Müslüman halkın evlerini terk edip kırsal kesimlere göç etmesi
ile neticelenmektedir. Son derece kısıtlı imkanlara sahip
olan Müslümanlar, çocuklarına temel eğitimi dahi çok zor koşullar
altında vermek zorunda kalmaktadırlar.
|
Bu baskı yöntemlerinin örneklerini daha da çoğaltmak
mümkündür. Örneğin Doğu Türkistan Müslümanlarının, bütün dünya Müslümanları
için kutsal olan hac ibadetini yerine getirmelerine de izin verilmemektedir.
1999 yılında 1.200 Uygurlu hacca gitmek amacıyla yurt dışına çıkmak
üzereyken Çin polisi tarafından pasaportlarına el konulmuş, polise
itiraz eden 122 yaşlı Uygurlu tutuklanmıştır.65
DOĞU TÜRKİSTAN'A EKONOMİK BASKI

Doğu Türkistan, kitabın önceki bölümlerinde değindiğimiz tüm yer
altı zenginliklerine ve bereketli topraklarına rağmen, şu anda Çin'in
en fakir bölgelerinden biridir. Bu çelişki, Çin ekonomisinin temel
hammadde sağlayıcısının Doğu Türkistan olduğu göz önünde bulundurulduğunda
biraz daha anlaşılır bir hal almaktadır. Doğu Türkistan'ın uranyum,
doğal gaz, petrol, altın gibi madenleri Çin'e transfer edilmekte
ve bu doğal kaynakların kullanımı her yönüyle merkezi yönetimin
denetimi altında tutulmaktadır. Bu kaynakların gerçek sahibi olan
Doğu Türkistan Müslümanlarının ise "ne kadar üretim yapıldığı, kar
paylarının ne olduğu" gibi konularda bilgi edinmeleri dahi mümkün
değildir.
 |
Her türlü doğal
zenginliği Çin tarafından sömürülen Doğu Türkistan halkının
mücadele etmesi gereken bir diğer önemli sorun da açlık
ve fakirliktir.
|
|
Doğu Türkistan'ın doğal kaynaklarının Çin için ne kadar hayati
bir değer taşıdığını görmek için istatistiksel rakamlara kısaca
göz atmak yeterlidir. Örneğin 1989 yılının ilk çeyreğinde Doğu Türkistan,
Çin'e 7.68 milyon varil ham petrol, 906 ton kömür, 444 ton da işlenmemiş
tuz göndermiştir.66 1993 yılında ise Doğu Türkistan'da
10.4 milyon varil ham petrol çıkarılmış, ancak karın tamamı Çin
hükümetine gitmiştir.67 Çin, kendi ekonomisi ve
vatandaşları için Doğu Türkistan'ın kaynaklarını sömürmekte, Müslüman
Türk halkını ise fakirliğe ve açlığa mahkum etmektedir.
Ekonomik baskı, Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı soykırımın
çok önemli bir parçasıdır. Bugün Doğu Türkistan halkının büyük kısmı
fakirlik içerisinde yaşamakta, %80'inden fazlası da açlık sınırının
altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır.68
Bununla birlikte eğitim alanında sistemli olarak uygulanan ayrımcı
politikalar nedeniyle Müslüman Türkler, kendilerini yetiştirip daha
iyi iş imkanları bulmaktan mahrum edilmektedir.
Doğu Türkistan'da iş sahalarının hemen hepsinin Çinlilerin elinde
bulunması nedeniyle, Müslüman halk işsizlik sorunuyla mücadele etmektedir.
Buna rağmen hükümet bu bölgelerde çalışmak üzere Çin'in batısından
sürekli Çinli transferi yapmaktadır. Bu şekilde, bir yandan bölgedeki
nüfus dengesi Çin lehine bozulmaya çalışılırken, bir yandan da Doğu
Türkistan ekonomisi denetim altında tutulmaktadır. Bu konudaki rakamlar
da, Çin'in baskıcı politikasını göstermesi açısından son derece
dikkat çekicidir: Urumçi'deki endüstriyel işçilerin sadece 200 bini
Uygur Türk'ü, geri kalanı ise Çinlidir. Urumçi yakınında bulunan
büyük bir tekstil fabrikasında çalışanların sadece %10'u Türk'tür.
Kaşgar yakınlarında bulunan ve 12 bin kişi çalıştıran bir fabrikada
Uygurlu işçi sayısı sadece 800'dür. Urumçi yakınındaki bir başka
fabrikada 2.100 işçi çalışmaktadır, ancak bunların sadece 13 tanesi
Türk'tür. 1986'da Poskam'da yeni bir petrol rafineri tesisi kurulmuştur,
burada çalışan 2.200 kişinin hepsi Çinli'dir.69
|
ÇİNLİLER REFAH İÇİNDE YAŞARKEN,
MÜSLÜMAN HALK FAKİRLİĞE MAHKUM EDİLİYOR
Doğu Türkistan'da Çinli yerleşimcilerin olduğu
bölgeler ile Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler arasında
yaşam standartı açısından çok büyük fark vardır. Örneğin Çinlilerin
bulunduğu başkent Urumçi (üstte) tam bir modern şehir görünümündeyken,
Müslüman nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı Kaşgar (sol sayfada),
19. yüzyılın başında donup kalmış gibidir. Halkın büyük çoğunluğu
geçim sıkıntısı çekmekte, ulaşım toprak yollar üzerinden at
arabalarıyla sağlanmaktadır. Bunun asıl nedeni ise komünist
Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkı üzerinde yarım asırı
aşkın bir süredir devam eden zulmüdür. Her türlü ekonomik,
siyasi ve hukuksal hakları ellerinden alınan Doğu Türkistanlı
Müslümanlar, sadece Komünist Parti'nin kendilerine çizdiği
sınırlar içinde hayatlarını devam ettirmek zorundadırlar.
Lüks otellerin, alış veriş merkezlerinin, plazaların bulunduğu,
ulaşımın otobanlardan sağlandığı Urumçi'de sayıca az olan
Müslümanlar ya küçük lokantaları işletmekte, ya da temizlik
veya kapı görevlisi olarak çalışmaktadırlar. Herhangi bir
yatırım ve ticaret hakkı bulunmayan halk, sadece bu gibi işlerde
çalışabilmektedir. Bu durum, köklü bir medeniyetin beşiği
olan, zengin doğal kaynaklara sahip Doğu Türkistan halkının
kendi vatanlarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerinin
ve tam anlamıyla esaret altında olduklarının açık bir göstergesidir.
 |
|
Aynı şekilde 1989'dan itibaren, özellikle Tarım
Ovası'nda petrol aramak için gelen yeni şirketlerin sayısı hızla
artmış, ne var ki bu bölgede çalışan 20 bin işçinin neredeyse hepsi
Çinli nüfus arasından seçilmiştir.70 Doğu Türkistan
halkına karşı uygulanan bu ayrımcı politika o derece ileri gitmiştir
ki, bölgenin tarihi, kültürü ve medeniyeti hakkında hiçbir bilgisi
olmayan Çinliler turist rehberliği görevini üstlenmeye başlamıştır.
Üstelik bu şekilde bölgeye gelen yabancılara bilgi akışı da Çin
denetimi altında gerçekleştirilmekte, bir anlamda Doğu Türkistan
Müslümanlarının seslerini dünyaya duyurmaları engellenmektedir.
 |
Zamanlarının çoğunu
kendi memleketlerinde bir esir gibi çalışmakla geçiren
Türk çiftçiler, varlık içinde yokluk yaşamaktadırlar.
|
|
Öte yandan geçimini tarımdan sağlayan Müslüman halk, Kızıl Çin'in
yeni kanunları nedeniyle daha fazla vergi ödemek zorunda bırakılmaktadır.
Bazı bölgelerde çiftçiler ürünlerini yarı fiyatına devlete satmaya
mecbur bırakılmakta, Çinli çiftçilerin ürünleri ise daha yüksek
fiyattan alınmaktadır. Bazı Müslüman çiftçilere toprakları zorla
sattırılmakta ve onlar da Doğu Türkistan'ın işsizler ve fakirler
ordusuna katılmaya mahkum edilmektedir. Tüm bunların yanı sıra sadece
Doğu Türkistan Müslümanlarına mahsus "haşer" olarak adlandırılan
ücretsiz mecburi hizmet, zaten fakir olan çiftçileri daha da zorlamaktadır.
Bu adaletsiz sisteme göre Doğu Türkistanlı her Müslüman Türk, yılın
bir veya bir buçuk ayını Komünist Parti'nin kendisine vermiş olduğu
mecburi bir işi, ücret almadan yerine getirmek zorundadır. Ama Çinliler,
kanunda belirtilen müddete aykırı olarak, başta çiftçiler olmak
üzere halkı yılda 5-6 ay arasında ücret ödemeden mecburi işlerde
çalıştırmaktadırlar. Zamanlarının çoğunu kendi memleketlerinde bir
esir gibi çalışmakla geçiren Türk çiftçiler, varlık içinde yokluk
yaşamaktadırlar.71
ÇİN'İN NÜKLEER DENEME SAHASI:
DOĞU TÜRKİSTAN

Akit, 12.10.00
|
Çin, 1961'den bu yana, pek çok uluslararası örgütün karşı çıkmasına
rağmen, çeşitli nükleer denemelerini Doğu Türkistan'ın Lop Nor bölgesinde
gerçekleştirmektedir. Bu denemeler, bölgenin doğasının tamamen tahrip
olmasına, zehirli atıkların sulara karışması nedeniyle insan hayatının
tehlikeye girmesine ve ekolojik dengenin bozulmasına neden olmaktadır.
Binlerce hayvan bu denemeler nedeniyle telef olmuş, pek çok insan
hayatını kaybetmiş ve sakat doğumların oranında büyük artış meydana
gelmiştir.
Doğu Türkistan'da nükleer deneme kurbanı olanların sayısı resmi
olarak belirlenememekle birlikte, yaklaşık 210 bin kişinin radyoaktif
atık nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Bilindiği
gibi radyoaktif atıklar aynı zamanda kansere de neden olmakta ve
Doğu Türkistan'da kansere yakalananların sayısında %10'luk bir artış
olduğu kaydedilmektedir.72 1993 yılında Urumçi
Halk Hastanesi kayıtlarına bakılarak hazırlanan raporda, 1960'larda
ölümcül kansere yakalanan vakaların sayısı birkaç kişiyi geçmezken,
1970'lerde onlarca kişi ölümcül kansere yakalanmıştır. 1998 tarihli
bir hastane raporuna göre, günde ortalama 1.500 kişinin muayene
edildiği bu hastanede her gün yaklaşık 70 kişinin kansere yakalandığı
belirlenmiştir.73 İşin daha da kötü yanı, kanserin
ve radyoaktif atıklara bağlı diğer hastalıkların oldukça yaygın
olduğu bu bölgeye herhangi bir ilaç yardımı yapılmayışıdır.
Aslında Mao ve onun takipçileri, yaptıkları bu zulümlerle tarih
boyunca süregelen inkarcı tavrın bir örneğini sergilemişlerdir.
Bu açıdan Mao'nun uygulamaları, iman ettikleri için sahabeleri yurtlarından
süren Mekkeli müşriklerle, içinde yaşadığı toplumun putlarını reddettiği
için Hz. İbrahim'i ateşe atan Nemrud'la, kendisini ilah olarak kabul
etmeyip Hz. Musa'ya uydukları için İsrailoğulları'nın çocuklarını
katleden Firavun'la büyük benzerlikler göstermektedir.
Tüm bu inkarcı despotların ortak özelliği, kendilerine en büyük
düşman olarak hak dini ve bu dini yaşayanları görmeleridir. Ve bu
düşmanlıkları büyük bir öfke ve kine dönüşmekte, akıl almaz işkencelerle
ve zulümlerle inananları imanlarından döndürmeye çalışmaktadırlar.
Ancak tüm bunları yaparken unuttukları çok büyük bir gerçek vardır.
O da herşeyin sahibinin Allah olduğu ve zaferin sonunda muhakkak
Allah'ın ve inananların olacağıdır. Bu, Allah'ın kanunudur, geçmişte
olduğu gibi gelecekte de üstün gelecek olanlar, Allah'ın izniyle,
iman edenlerdir:
Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer)
bulacaklardır." (Saffat Suresi, 172)
Eğitim Bilim Dergisi, 11.00
Akit, 12.10.00
|
25. The Independent, 20 Ekim
1988
26. Mainichi Daily News, Micheal Hoffman, World
Forgets Beijing's Uighur Victims, 29 Haziran 2000
27. Killing By Quota, Killing for Profit: Executions
and Transplants in China, www.laogai.org/reports
28. Killing by Quota, Killing for Profit: Executions
anda Transplants in China, www.laogai.org/reports
29. Undisguised Killing: Public Executions in China,
www.laogai.org/reports/killing.htm
30. Undisguised Killing: Public Executions in China,
www.laogai.org/reports/killing.htm
31. Orlando Sentinel, Let's See Beijing's Butchers
Are Reaaly Good Sports, 16 Temmuz 2001
32. Amnesty International Raporu, 01 Nisan 1999
33. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
34. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
35. Amnesty International Report, 24 Nisan 1999
36. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri
Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
37. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri
Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
38. Nova Magazine, Nisan 1997
39. John Chan, Prisoners Die in Chinese Mines:
An Indictment of "Reform Through Labour", WSWS (World Socialist
Website), 20 Haziran 2001
40. Libération, 28 Ocak 1997
41. John Chan, Prisoners Die in Chinese Mines:
An Indictment of "Reform Through Labour", WSWS (World Socialist
Website), 20 Haziran 2001
42. Libération, 28 Ocak1997
43. Harry Wu, La Voix du Tibet, 04.1997
44. Harry Wu, China's Gulag Suppressing Dissent
Through Laogai, Harvard International Review, Kış 1997/1998
45. Jean Pasqualini, Beijing's Old Trick, www.laogai.org/commentary.htm
46. Jean Pasqualini, Beijing's Old Trick, www.laogai.org/commentary.htm
47. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking
By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
48. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking
By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
49. Testimony of Harry Wu On Organ Trafficking
By Chinese Communist Government, www.laogai.org/testimony
50. The Washington Post, Chinese Doctor Tells of
Organ Removals After Executions, 27 Haziran 2001
51. The Washington Post, Chinese Doctor Tells of
Organ Removals After Executions, 27 Haziran 2001
52. Sunday Telegraph, 14 Haziran 1998
53. The Times, 24 Ağustos 2000
54. Agence France Presse, 18 Ağustos 2000
55. Yeni Asya, 3 Şubat 2001
56. East Turkistan Information Bulletin, 6 Eylül
1999
57. Yeni Asya, 3 Şubat 2001
58. Trend, Ekim 1992
59. Dr. Paul George, Islamic Unrest In The Xinjiang
Autonomous Region, Commentary No. 73, Spring 1998 
60. Eastern Turkistan Information Bulletin, Münih,
Aralık 1993
61. Micheal Dillon, China Go West: Laudable Development?
Ethnic Provocation?, 6 Aralık 2000, www.cacaianalyst.org
62. Micheal Dillon, China Go West: Laudable Development?
Ethnic Provocation?, 6 Aralık 2000, www.cacaianalyst.org
63. Götterdämmerung on the Silk Road, 9 Haziran
2001
64. Der Spiegel, 16 Ağustos 1993
65. Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri
Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html
66. Foreign Broadcast Information Service, 20 Nisan
1989
67. The Wall Street Journal, op.cit. 1994,
68. Der Spiegel, No 33, 1993
69. Der Spiegel, 7 Kasım 1993
70. The Wall Street Journal, 21 Ekim 1994
71. Yeni Forum, 16-30 Nisan 1988
72. Yengi Hayat, Almaty, 21 Ocak 1995
73. Eastern Turkistan Information Bulletin, 6 Eylül
1998, www.caccp.org/et/etiu1.html
|